| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

YAZAR HAYATLARI-ŞİİR-KISSALAR-MAKALELER

MAKALE OKU,ŞİİR OKU,KISSA OKU,KASİDE OKU,ŞAİRLER

6 "makale indir" etiketi kullanan gönderi "makale indir" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Dinin Mahiyeti ve Maksadı

Kabalist Rav Yehuda Aşlag (Baal Hasulam)

Bu makalede üç konuya açıklık getirmek isterim:

A) Dinin mahiyeti nedir?

B) Dinin mahiyetinin bu dünyada mı yoksa sonraki dünyada mı edinildiğimi?

C) Dinin maksadının Yaratan için mi yoksa yaratılanlar için olduğumu?

Bu denemede ilk bakış da okuyucu bu ortaya koyduğum üç konuyu anlayamaya bilir. Zira kim dinin ne olmadığını bilmiyor ki? Ayrıca bu hayattan sonra mutlaka getireceği mükâfatları ve cezaları. Buna ek olarak üçüncü unsur var, zira herkes yaratılanların menfaati ve onlara haz ve mutluluk getirmek için olduğunu bilir ve başka ne ekleyebiliriz ki?

Aslında benim ekleyecek daha fazla bir şeyim yok. Ancak bu üç konu onlara çocukluklarından beri oldukça tanıdık ve bu nedenle bir eklemeye ve hayatın geri kalanında araştırılmalarına da gerek yok. Ve bu onların bu konulardaki bilgi eksikliğini gösteriyor  ki dinin bütün temeli bunun üzerine inşa edilmiştir.

Öyleyse bana oniki, onüç yaşlarında bir çocuğun bu kavramları tamamıyla nasıl anlayabileceğinin mümkün olabileceğini ve hayatının geri kalanında bu konular hakkında daha fazla kavram ve bilgi ekleme ihtiyacı olmayacağı gibi şeyleri bana söyleyebilir misiniz?

Aslında sorun burada yatıyor! Bu düşüncesiz varsayım, bizim neslimizde pervasız ve çılgın sonuçlarla dünyamıza gelmiştir! Ve bu durum bizi öyle bir konuma getirdi ki, ikinci neslin neredeyse tümüyle ellerimizin arasından kayıp gitmesine neden oluyor.

Mutlak İyi

Okuyucuları uzun tartışmalarla yormak yerine, daha önceki makalelerde yazılı olanları yeniden düzenledim, özelliklede “Matan Tora – Yaratan’ın İfşası” isimli olan makalem işlediğimiz bu önemli konu için bir önsöz gibidir. Burada herkesin anlayabilmesi için kısa ve sade bir şekilde konuşacağım.

Her şeyden önce Yaradan’ın Mutlak İyilik olduğunu anlamalıyız. Şöyle ki O, hiçbir şekilde, hiçbir kimsenin, hiçbir acı çekmesine sebep olmaz. Ve ilk olarak ele almamız gereken kavram budur, zira mantığımız bizlere dünyada var olan kötülüklerin temelinin sadece “Kendimiz İçin Alma” isteğinden kaynaklandığını açıkça gösteriyor.

Bu da kişinin kendine fayda sağlama ve kendi zevki için istemesi sonucunda bir başkasına zarar vermesine neden olmaktadır. Dolayısıyla, eğer hiç bir varlık tatmini kendi içinde bulmasaydı, hiç bir varlık bir başkasına zarar vermezdi. Ve eğer bazen başkasına zarar veren bir varlık görürsek, hiçbir şekilde kişisel zevkleri için almayı istemeyen, bu kendi için alma arzusunun özünde oluşan eski bir alışkanlığından dolayıdır ve şimdi daha iyi bir neden bulmak için kendisini temizlemektedir.

Ve Yaradan içinde ve dışında bir bütün olup, tamamlanmak için hiçbir yardıma ihtiyacı olmadığının farkına varmalıyız, zira O her şeyden önce geldiği için O’nun almak arzusunun olmadığı çok açıktır. Ve O’nun alma arzusu hiç olmadığı için bir başkasına zarar vermek için bir sebebi yoktur, bu durum bu kadar basittir.

Bunun yanında, ilk kavramda olup da bizimde aklımıza yattığı gibi, O’nun sahip olduğu tek istek kendi varlıklarına iyilik ihsan etmektir. Ve bu O’nun yaratıp gözlerimizin önüne koyduğu açıkça gözükmektedir. Bu dünyada gereklilikten dolayı iyi ve kötü hisseden varlıklar vardır ve bu his Yaradan’dan gelir.  Ve bir kere Yaradan’ın doğasında zarar verme amacı olmadığı açık olduğu zaman anlarız ki yaratılan Yaradan’dan sadece iyilik alır, çünkü O sadece onlara ihsan vermek için yaratmıştır.

Böylece O’nun tek isteğinin iyilik ihsan etmek olduğunu ve O’ndan hiç bir zarar gelemeyeceğini öğreniriz. Bu yüzden O’nu mutlak iyilik olarak tanımlıyoruz. Ve bunu öğrendikten sonra, O’nun rehberliğinde gerçeğe ve O’nun nasıl yaratılanlara iyilik ihsan ettiğine bir bakalım.

O’nun Yol Göstermesi Özel Bir Rehberliktir

Doğanın sistemini gözlemlersek her varlıkların toplam dört formu olduğunu görürüz; hareketsiz – bitkisel – canlı – konuşan, hem genel hem de kendi başlarına özel bir yönlendirme dâhilindedirler, şöyle ki neden ve sonuç ilişkisine dayalı yavaş ve kademeli bir şekilde gelişmektir, ağaç üstündeki meyvenin sonunda tatlı ve iyi gözüken bir meyveye dönüşmesindeki değerli yardım gibi.

Gidip bir Botanikçiye, bir meyvenin görünür bir olgunluğa gelene kadar geçirdiği safhaları sorun. Önceki safhalarının onun sonundaki görüntüsü ve tadıyla ilgili hiçbir kanıt taşımamaktadır. Üstüne üstlük can sıkıcı bir durum olarak son halden tamamen farklı özellikler gösterirler.

Meyve son halinde ne kadar tatlı olursa gelişiminin önceki safhalarında daha acıdır. Bu durum hareketli ve konuşan türler içinde geçerlidir; hayvan için düşünüldüğünde, gelişimi sonunda aklı küçüktür ve gelişimi süresinde çok istekleri yoktur. Ancak insan aklı gelişimi sonunda çok gelişmiştir ve gelişimi süresinde de çok isteklidir. “Bir günlük buzağı öküz olarak adlandırılır”, böyle söylenmesinin nedeni dört ayağının üstünde durabilmesi, yürüyebilmesi ve  yolundaki tehlikelerden kaçabilecek zekâda olmasıdır.

Ama bir günlük çocuk hissizmiş gibi yatar. Ve bu dünyanın işleyiş şekline alışkın olmayan bir kişi bu iki yeni doğmuş canlıyı inceleyecek ve erdemliklerini değerlendirecek olsa, yeni doğmuş bebeğin hiç bir şeyi sonuçlandıramayacağını ve buzağının bir kahraman olduğu düşünür.

Dolayısıyla, O’nun yarattığı gerçek üzerindeki yönlendirmesi, özel rehberliği, gelişimin evrelerinin düzenini hesaba katmazsak, aldatılırız ve amacı anlamaktan alıkonuluruz, yaratılan her zaman son şeklinin tam tersindedir.

Bu söylediğimiz - “hiçbir insan tecrübe edenden daha akıllı değildir” konusundaki gibidir. Çünkü sadece tecrübe eden gelişimin her sürecini inceleyebilir. Tamamlanmaya doğru olan yolda kişi olayları sakinleştirebilir ve yaratılışın süreci sırasında devam eden bozuk imajlardan korkmaz ve sadece iyi ve eşsiz sonuca inanır.

Böylece, O’nun dünyamızdaki takdirinin davranışlarını göstermiş olduk ki bu sadece maksatlı bir bakım. Bu iyilik sıfatı yaratılan tamamlanmasını sonuçlandırana ve olgunlaşana kadar anlaşılır değildir. Aksine, algılayanların gözünde tamamen bir bozukluk olarak algılanır. Öyleyse, Yaradan’ın Kendi yarattıkları üzerindeki sadece iyilik ihsan etmesini görüyoruz ama bu iyilik sadece maksatlı bir ilgiyle gelir.

İki Yol: Acının Yolu ve Maneviyat’ın Yolu

Allah’ın sadece mutlak iyilik olduğunu gösterdik ve bizi bütün yardımseverliği ve özel rehberliğinde ufak bir zerre bile kötülük içermeden ile gözettiğini de. Bunun anlamı, O’nun rehberliği bizi, biz iyiliği arzulayacak kadar nitelik sahibi olana kadar  sebep ve etki – neden ve sonuçlardan oluşan bir gelişim sürecine mecbur bırakmaktadır. Ve bundan sonra yaratılış amacımızı yaşayabiliriz, tıpkı olgunlaşmış ve güzel gözüken bir meyve gibi. Ayrıca görüyoruz ki amaç hepimiz için temin edilmiş, zira yoksa O’nun ilahi takdirinin amaca yönelik yetersiz olduğu kanaatine vararak hataya düşeriz.

Bilgelerimiz şöyle der: “Aşağıdakilerde ilahiyat, yüksek bir ihtiyaçtır”. Bunun anlamı, O’nun rehberliği bir amaca yönelik olduğudur ve bizi bütünleşmeye, birlikte olmaya yöneltir, bu çok önemli bir ihtiyaçtır. Eğer ki biz bu noktaya gelmezsek O’nun takdirini hatalı olarak görürüz.

Bu çok sevdiği bir oğlu olan yaşlı büyük bir krala benzer. Bu nedenle, oğlunun doğduğu günden beri sadece onun iyiliğini düşünmüştür. Onun için krallıktaki en bilge ve iyi adamların kitaplarını toplayıp oğluna eğitim hazırlamıştır. Ardından en iyi mimarlara oğlu için saraylar yaptırmıştır. Bütün müzisyenleri toplamış ve onun için konser salonları hazırlatmıştır. En iyi aşçıları ve şefleri toplayıp oğluna dünyanın en leziz yiyeceklerini sağlamıştır.

Ve oğlu büyür, olgunlaşır. Ama maalesef ki oğlu aptaldır, eğitim alma arzusu yoktur, kördür ve kalbi sarayların güzelliğini göremez. Üstelik sağırdır, şiirleri ve müziği duymamaktadır. Ayrıca, hastadır ve yalnızca işlenmemiş hamurdan yapılmış ekmek yiyebilmektedir ve bunların hepsi insanı çılgına döndürür.

Ancak, böyle bir şey et ve kandan oluşan bir krala olabilir, her şeye kadir Yaradan için bu mümkün değildir ve böyle bir aldanma olamaz. Bu nedenle, O bizim gelişimimiz için iki yol hazırlamıştır:

İlki Acının Yoludur, yaratılışın kendi idaresi ile gelişmesidir, doğanın yoluyla, sebep ve sonuçla ilişkisiyle zoraki izlenen, farklı bir sürü olayın bizleri yavaş yavaş geliştirmesiyle, ta ki bizler iyiyi kötüden seçebilene kadar ve O’nun arzusunun amacı için yeterli niteliklere sahip olana kadar olan yoldur.

Ve bu yol oldukça uzun ve ızdıraplıdır. Bu nedenle O bize hoş ve yumuşak bir yolda hazırlamıştır. Maneviyat ve Islah’ın Yolu. Bizleri amaç için yeterli niteliklere kısa zamanda ve acısız ulaştıracak bir yol.

Sonuç olarak anlaşılıyor ki bizlerin son ve asıl amacı O’nunla bütünleşebilmek ve O’nun içimizde ikamet etmesi. Bu amaç kesindir ve bundan ayrılmanın bir yolu yoktur. Çünkü O’nun rehberliği bizi her iki yolda da yönlendirir, hem Acının Yolunda hem de Maneviyat’ın yolunda. Ama gerçeğe bakarsak, O’nun bu yönlendirmesi iki yolda da aynı anda gelir ki bizim bilgelerimiz bunlara Dünyanın Yolu ve Maneviyat’ın Yolu derler.

Dinin Özü İçimizdeki Kötülüğü Tanıma Hissini Geliştirmektir

Bilgelerimiz der ki: “Tanrı boğazdan mı yoksa enseden mi keserek öldürülmesi konusuna neden aldırsın? Her şeyden öte, sevap sadece insanları arındırmak amacı ile verildi”. Bu arınma, Matan Tora makalesinde açıkça anlatılıyor. Ama ben burada Maneviyat ve ıslaha ulaşma yoluyla bu gelişimin özünü iyice açıklamak istiyorum.

Aklınızda olsun, bu içimizdeki kötülüğü tanıma ve fark etmedir. Sevap, kişiyi derece derece onları araştırarak ortaya çıkaranı arındırır. Ve arınmanın derecelerini ölçmek aslında içimizdeki kötülüğün derecelerinin farkına varmamızdır.

Her varlığın içinde içindeki kötüyü reddetmek için doğal bir arzu vardır. Ancak iki insan arasında fark birinin diğerine oranla bu kötünün farkındalığıdır. Daha gelişmiş bir insan, içindeki kötüyü daha fazla oranda fark eder ve bu yüzden daha büyük bir oranda onu reddeder ve kendinden uzaklaştırır, bu sırada daha az gelişim göstermiş kişi kötünün daha az bir kısmını fark eder ve bu nedenle sadece daha ufak bir kısmı reddedebilir. Sonuç olarak, onun pisliğini fark etmediği için, içinde kötünün pisliğini bırakmaya devam eder.

Ve okuyucuyu daha fazla yormamak için, iyinin ve kötünün tanımını genel olarak açıklayacağız. Kötü, genel olarak, egoizm/benlik olarak adlandırılan, Yaratan’ın özelliğine zıt olan, kişinin kendisine olan sevgisinden daha fazla bir şey değildir ve Yaradan tam tersine Kendi için hiçbir arzu taşımaz, sadece ihsan eder.

Matan Tora’da söylediğimiz gibi, keyif ve yücelik Yaradan’la form eşitliğinin kapsamı ile ölçülür. Ve acı ile tahammülsüzlük Yaradan’la form farklılığı kapsamı ile ölçülür. Bu yüzden; egoizm Yaradan’ın tam tersi bir form olduğu için tiksindiricidir ve bize acı verir.  

Ancak bu tiksindiricilik bütün ruhlara eşit şekilde dağılmamıştır ve farklı ölçülerde verilmiştir. Zalim için, gelişmemiş bir insan egoizmi kötü bir özellik olarak görmez ve bunu açık bir şekilde hiç utanma ve sınırlama göstermeden kullanır. Eğer mümkünse, gün ışığında hırsızlık yapar, cinayet işler. Ancak biraz gelişmiş bir insan egoizminin kötülük olduğunu ölçebilir ve sonunda bunu halk içinde kullanmaya utanır, açık olarak çalmaz, öldürmez. Ama gizlilik içinde suçlarını işlemeye devam eder.

Daha da gelişmiş bir insan egoizminin iğrençliğini derinlerde hisseder ve bu duruma katlanamayacak ve sonunda tamamen onu reddedecek duruma gelinceye kadar bu devam eder, ne kadar çok farkına varırsa diğerlerinin yaptıklarından dahi zevk alamaz. Sonra başkaları için olan sevgi zerreleri ortaya çıkarmaya başlar, bu özgecilik olarak adlandırılır ve bu iyi bir özniteliktir.

Ve bu da insanda kademe kademe gelişir. İlk başta, ailesi ve akrabaları için sevgi ve ihsan etme arzusu gelişir, tıpkı dizede olduğu gibi “kendi etinden olanı görmemezlikten gelme”. Ve daha sonra kişi daha da gelişince ihsan etme niteliği çevresindeki insanları da kapsar, bunlar içinde - yaşadığı şehir ve  ülkedir. Son olarak kişi tüm insanlık için sevgi geliştirene kadar bu devam eder.

Bilinçli Gelişme ve Bilinçsiz Gelişme

Aklınızda şunu bulundurun, iki güç bizi sözü edilen merdivenin basamaklarından yukarı itmek için çalışıyor, gökteki en tepesine ulaşana ve amaç olan kendi formumuzu Yaradan’ın formuyla eşit olma noktasına gelene kadar. Ve bu iki güç arasındaki fark, ilkinin Acının / Dünyanın Yolunun bizi arkadan iten yol olmasıdır.

Bu yoldan etik dediğimiz filozofik ahlakı doğmuştur ki bu deneysel bir bilgilenmeye dayanır. Pratik zekânın incelenmesiyle, egoizmin nükleonları sonucunda olan görünür zararların özetidir.

Bu deneyler bize şans eseri gelir, yani bilinçli bir seçimin sonucu değildir. Buna rağmen bizleri amaca ulaştırmaları kesin olmasına rağmen, zira kötülüğün şekli aklımızda iyice belirginleşir ve zararını fark ettikçe kendimizi ondan uzaklaştırarak  merdivende daha yüksek bir basamağa tırmanırız.

İkinci yol ise bizi bilinçli olarak iter, bu bizim kendi seçimimizdir. Bu güç bizim önümüzde durur ve bizi ileri doğru çeker. Ve bu Maneviyat’ın ve Sevabın Yolu’dur. Maneviyat ve sevabı Yaradan’a memnuniyet vermek için yapmak kötüyü fark etme hissimizi hızla geliştirir, tıpkı Matan Tora makalesinde gösterdiğimiz gibi. Ve bizler iki kez fayda sağlarız:

A) Arkamızdan itenin hayattaki çileleri için beklemek zorunda kalmayız. Üstelik onların itme gücü yıkım ve çektirdikleri acı ile ölçülür. Aksine, O’nun için samimiyetle çalışırken hissettiğimiz narin yumuşaklıkla, kişisel sevginin zerreciklerinin aşağılığını fark eder ve Yaradan’a ihsan etmenin eşsiz tadını hissetme yolunda bize nasıl engel olduğunu fark ederiz.

B) Zaman kazanırız. O bizi ‘aydınlatmak’ için çalışır, dolayısıyla çabamızı arttırıp zamanı kendi isteğimize göre hızlandırırız.

Din İnsanın İyiliği için Değildir, Çalışanın İyiliği İçindir

Birçok insan hata yapar ve kutsal kitapları Ahlak Sistemi ile karşılaştırır. Ama bu onlara hayatlarında hiç dini tatmadıklarından öyle gelmektedir. Ben onlara söylüyorum: “Tadın ve Yaradan’ın iyi olduğunu görün.” Bu hem dinin hem de ahlakın aynı şeyi amaçlamasındandır – insanı kişisel sevginin pis sığlığından çıkarıp başkaları için olan  sevginin zirvesine çıkarmak.

Ama onlar birbirlerinden uzak, tıpkı Yaradan’ın düşüncesi ile insanın düşüncesi arasındaki uzaklık gibi. Zira din Yaradan’ın düşüncelerinden gelir ve ahlak ise etin ve kanın düşünceleri ve hayat tecrübelerindendir. Bu nedenle, aralarındaki fark hem pratikte hem de son amaçta barizdir. İçimizde gelişen iyi ve kötüyü fark etme, ahlakı  kullanışımıza göre ölçülür ve başarısı nispeten topluma bağlıdır.

Fakat din ile, iyi ile kötünün farkındalığı içimizde sadece Yaradan’a bağlı gelişir. Bu, Yaradan’ın formuna değişimdir, O’nunla eşit formda olmaktır ve bütünleşmek olarak adlandırılır.

Ve bunlar amaca ilişkin olarak birbirlerinden oldukça uzak mesafededirler. Ahlak, amacında gündelik hayatta olan olaylarda, pratik zekânın incelemesi sonucu toplumun iyiliğiyle ilgilenir. Ama sonuçta, bu amaç doğanın sınırları üzerine yükselmeyi temin etmez, dolayısıyla hala eleştirilebilir, zira kim herhangi bir kişiye, toplumun iyiliği için kendisini belli bir dereceye kadar toplumun kurallarına boyun eğerek küçültmeye, ikna edebilir ki?

Dinsel amaç ise, onu izleyenler için birey olarak iyi bir varlık olmayı vaat eder. Daha öncede gösterdiğimiz gibi, kişi başkalarını sevmeye döndüğünde bütünlük halindedir ve bu Yaradan ile formunun eşitliğidir ve bununla birlikte insan kendi dar, acı ve engel dolu dünyasından geçerek, Yaradan’a ve insanlara ihsan ettiği sonsuz dünyaya girer.

Ayrıca desteğe baktığınızda da oldukça büyük bir fark görürsünüz. Çünkü ahlak insanlar ile desteklenir. Ve ne zaman ki kişi böyle çalışmaya alışırsa, ahlak seviyesinin üzerine yükselemez ve bu toplumda iyi ödüllendirilir.

Ama Yaradan’ın memnuniyeti için Maneviyatı ve sevabı, hiçbir ödül beklentisi olmadan, tam olarak edinmek istediği dereceye kadar uygularsa, ahlakın basamaklarını tırmanır, zira bu yolda kişiye hiçbir ödeme yoktur. Ve biriktirilen her kuruş büyük bir hesaba eklenir. Ve sonuç olarak, kendi hayatının basit ihtiyaçları hariç kişisel hiç bir çıkarı olmadan, ikinci bir doğa olan başkalarına ihsan etme özelliğini edinir.

Şimdi, insan yaradılışın hapsinden özgürlüğüne kavuştuğunu görür. Ne zaman ki kişi kendine almaktan iğrenirse ve ruhu saygı ile fiziksel zevklerden bir parça daha istemez hale gelirse, kendini Allah’ın dünyasında serbestçe dolaşırken bulur. Ve hiçbir zaman bir zarar veya mutsuzluk gelmeyeceğine emindir çünkü kişiye bütün zararlar kendi içindeki alma arzusunun baskısıyla gelir.

Böylece, dinin amacının sadece onu araştırıp, derinlemesine inceleyenler için olduğunu gördük, genel insanların faydası veya kullanması için değil, ancak bütün davranışlarının insanların faydası için olduğunu ve bu davranışlarla ölçüldüğünü. Ama amaç Yaradan ile eşitlik sağlamaktır. Ve şimdi bizler, bu dünyada yaşarken dinin amacını anlayabiliriz. Ayrıca Matan Tora’yı inceleyerek bütünlüğün ve bireyin amacının konusunu daha yakından araştırabiliriz.

Kabala Nedir ?

Bu satırları okumaya başladığınızda, kimileriniz bilmediğiniz fikirlerle ilk defa karşılaşmanın verdiği zevki tadacak, kimileriniz de daha önce tanıdığınız bilgilerin, bütünleşmiş şekillerine dalarak etraflıca düşünmek gereğini duyacaksınız.

Hayat, Deniz gibi bazen sakin yağ gibi, çoğu zaman da insanları, kopan fırtınaların pençesinde gittikçe yükselen dalgaların içine iterek, yaşam mücadelesinde ihtiyacımız olan huzuru ve mutluluğu kalıcı bir şekilde yakalamamıza engel olurlar. Zaman, zaman tekerrür eden bu gibi istikrarsız durumlardan kurtulabilmek için öncelikle yaşam mücadelesinde kullandığımız araçların yeterli olup olmadığını bilmek mecburiyetindeyiz.

Yaşam mücadelesinde başarılı olabilmek için kullandığımız çeşitli araçlar vardır, bu araçların başında beş duyu adını verdiğimiz doğal fakat beş olarak sınırlanmış bir çerçevenin içinde kalan duyularımızı kullanarak mücadele etmek mecburiyetinde kalıyoruz.

Verdiğimiz yaşam mücadelesinde elde ettiğimiz sonuçları incelerken, arzularımızı istediğimiz şekilde tatmin etmekten uzak kaldığımızı görüyoruz.

Sınırlı bir çerçevenin içinde kalan beş duyularımız, etrafımızı çeviren gerçekleri sınırlı bir şekilde hissetmemize neden olmaktadır.

Beş duyu vasıtasıyla hissettiklerimizi beynimizin içine aktararak orada değerlendirildikten sonra bilgi şeklinde bilincimize yerleşir.

Burada sorun şudur, elde ettiğimiz bilgilere dayanarak çizdiğimiz tablo bize yeterli derecede gerçekleri ve hakikatleri görmemizi sağlıyor mu?

Duyularımızdan biri eksik olursa, göreceğimiz tabloda eksik olan duyumuzla bağlantılı olarak eksik bilgiler olacaktır. Örnek; Koku almak duyusu olmayan bir kimse kendisine takdim edilen çiçeklerin kokularını alamayacak ve bu nedenle bir eksiklik meydana gelecektir. Beşte beş bir tablo yerine, beşte dört bir tablo oluşacaktır.

Diğer taraftan duyularımızı daha keskin bir hale getirirsek, onları geliştirirsek elde ettiğimiz gelişme oranında bize daha çok bilgi verecek göreceğimiz tablo daha anlaşılır ve daha belirtici olacaktır.

Başka duyulara sahip olsaydık, mesela hayvanlarda veya bitkilerde olduğu gibi farklı çalışan duyulara sahip olsaydık o zaman etrafımızı saran dünyayı daha değişik şekilde algılamış olurduk.

Yaradılışın tümünü bütün hakikatleriyle hissetmemiz için hangi duyuların eksikliğini duyduğumuzu belirlemek imkânına sahip olabilir miyiz? Böyle bir imkâna sahip değiliz. Sadece duyularımızla algıladıklarımızı hissedebiliriz. Çünkü bizim dışımızda kalan şeyler duyularımızın da dışında kalmaktadır.

Duyularımızın her birini geliştirmek için mesela daha iyi işitebilmek için, daha uzakları görebilmek için gerekli araçları yaparak onlardan faydalanıyoruz. Bu aşamada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, yaptığımız araçlar duyularımızın kabiliyetini genişletmekten ileri gitmediğidir. Hiç bir şekilde duyularımız dışında kalanları bilmemizi sağlamazlar.

Etrafımızda bilmediğimiz şeyler var mıdır? Etrafımızda hissetmediğimiz fakat var olan şeyler var mı? Etrafımızı saran başka dünyaların varlığı olabilir mi? Bu dünyaların içinde canlı varlıklar var mı?

Biz bütün bunları algılayamıyor ve hissedemiyoruz. Bu dünyalar sanki benliğimizin içinden geçiveriyorlar fakat onları gerçek bir şekilde hissedemiyoruz.

Kabala kelimesini işittiğimiz zaman, binlerce yıldır süregelen bir alışkanlıktan dolayı kabalayı dinin bir uzantısı olduğuna inanmamıza rağmen, kabalanın dinle olan bağlılığı ilahi güç Yaratan'ın varlığını ve gücünü baştan kabul etmiş olmasından ileri gelmektedir.

Kabala'ya göre DİN Nedir? Önce bunu açıklamak gerekir.

DİN Manevi kuralların bize ulaşan uzantılarıdır. Manevi kurallar Evreni Yaratan ve çalıştıran sistemin dayandığı kurallar olarak anlaşılması gerektiğini ifade etmek istiyorum.

Yanlış anlaşılmasın diye şu açıklamayı yapmayı uygun buluyorum.

Kabala sadece Metafizik güçleri ve bu güçlerin uzantılarını araştırmaktadır.

Bu güçlerin dayandığı Yüksek Tümel Zekâ sistemi anlamına gelen ATSMUTO, ufkumuzun ve bizim ulaşabileceğimiz alanların dışında kalmaktadır. Bu nedenle kabala, bilmediğimiz tanımadığımız ve kendisine ulaşamadığımız bir seviyede olan her hangi bir varlık hakkında fikir ileri sürmez ve erişmediği bir varlığa isim takmaz.

Kabala, din ve teolojinin öncesinde hiç bir şart öne sürmeden Yaratan tarafından tüm beşeriyete verilmiştir. Kabalaya göre evren, çok yüce ve güçlü prensip ve kurallara dayanarak işlemektedir. Bu prensiplerin ilke ve kurallarını anlamak, öğrenmek; devamında tatbik etmek suretiyle bizler insan olarak mükemmel bir yaşam seviyesine ulaşabiliriz.

Evrenin Manevi kuralları hayat ve yaşantımızı her gün ve her an etkilemeye devam etmektedir. Kabala bize bu kurallarla uyum içerisinde yaşamayı, her şeyin içinde ve derinliklerinde var olan ÖZÜ tespit etmemiz için gereken bakış açısını görüp öğrenebileceğimiz İlimi bir bilgi kaynağıdır, Bu bilgi kaynağı biz insanların yararlanması için mevcuttur, Kabala, entelektüel bir felsefe sisteminden çok daha üstündedir. Kabala bilgi kaynağı olmakla kalmayıp, dünyamızı ve bizi etkileyen manevi dünya'yı hissetmemizi sağlayacak altıncı bir his geliştirmemizi sağlar.

O Halde kabala nedir?

Kabala kuramı, (Torat A Kabala) Yaratılışın yapısını ve bu nedenle dünyanın ortaya çıkmasının ve biz insanların yaratılan bu dünyanın içinde yer almamızın nedenlerini, bu dünyaya gelmiş insanlar olarak yaşantımız boyunca aşmak mecburiyetinde olduğumuz reenkarnasyon sürecini ve bütün bunların hangi noktada sonuçlanması gerektiğini tayin eden bir İLİMDİR.  Bunlar bizden önceki kabalistlerin bizlere aktardıkları bilgilerdir. Onlar dünyanın yaratılışını belli bir sistem aracılığıyla araştırdılar, bu sistemin adı Kabala Kuramıdır.

Kabala sistemi, insanlarda var olan beş duyuya ilaveten çok hassas bir altıncı hissin gelişmesini sağlar. Bize beş duyumuzun dışında kalan hisleri hissetmemizi sağladığı için bu Manevi duyuyu kabala, Perde ve geriye yansıyan ışık olarak açıklamaktadır (Masah ve Or Hozer).

Başından beri hâkimiyetimiz ve bilincimiz altında olmayan şeyleri hissetmemizi sağlayan bu sözünü ettiğimiz perde ve geri yansıyan ışıktır. Her insan bu artı duyuyu geliştirebilecek doğal meziyetlere sahiptir. Bu artı duyuyu geliştirmek suretiyle etrafımızdaki yaratılışı olduğu gibi bütün gerçekleriyle hissedebiliriz.

Kabala, kelime anlamı açısından, Kabala ile uğraşan kişinin yüksek bilinç almak, akıllı ve üstün bir yaratık olan insanın, alınabileceğin en çoğunu almak tutkusunu anlatan bir kelimedir.

Kabala tekniğini kullanarak altıncı hissi elde ederek ve ''Bu Dünya'' Engelini aşarak, dünya ötesi gerçekleri hisseden kişilere ''MEKUBAL'' ''KABALACI'' Diyoruz.


Bnei-Baruch, Kabala öğrenimi veren bir kuruluştur. Bu gün bu kuruluşun başında Rav Michael Laitman bulunmaktadır.

Rav Michael Laitman, Kabala bilgilerini ve Kabalayı inceleyen sistemi hocası, rahmetli Rav Baruh Shalom Ashlag'dan almıştır.

Rav Baruch Shalom Ashlag, 1886 da Polonya'nın Varşova kentinde doğan ve 1954 yılında İsrael'de vefat eden, Rav Yeuda Leyv Ashlag'ın oğludur. Rav Yeuda Leyv Ashlag, son dönemlerin en güçlü kabalacısı olarak, Zohar kitabını Aramca dilinden modern İbranice diline çevirmekle kalmayıp, Zohar'ın içerdiği bilgileri bir bilgi merdiveni şekline getirmiş olup, arzu eden herkesin bu bilgi merdiveninde basamak basamak tırmanma fırsatını sağlayan bir hale getirerek bizlere sunduğu için kendisine Baal HaSulam, Merdivenin sahibi lakabı verilmiştir.

Rav Yehuda Leyv Ashlag, kendisinden önce var olan Ari lakabıyla anılan Rabbi Yitshak Luria ve ondan önce var olan Rabbi Simon Bar Yohay ve her kuşakta var olmuş bütün kabalacıların yolundan giderek bu günlere gelmiş bulunmaktayız. Rav Laitman, rahmetli hocası Rav Baruch Shalom Ashlag anısına, Bney - Baruch kabala öğrenimi veren ve kabaladan faydalanmak isteyen her insan için kapılarını açık tutan bir kuruluştur.

Tarih boyunca Kabalacılar varlığımızın içerikliğini basit araçların yardımıyla araştırmışlardır. Bu araçlar günümüzde yaşayan hepimizin tanıdığı ve taşıdığı araçlardır. Bu araçlar Hislerimiz, Aklımız ve Yüreğimizdir.

Kabalacıların yazdıkları kitaplarda bize, insanın kişisel deneyimlerine dayanarak kendi kendini araştırma tekniğini bize anlatmaktadırlar. Kabalacılar, kendi görüş açılarından (geniş ve kapsamlı bir görüş açısıyla) hazırladıkları bilgi merdivenine tırmanmamızı sağlamak maksadı ile yazılar yazarak bizleri eğitmek için kullandıkları bu sisteme Hohmat A Kabala adını verdiler.

Hohmat A Kabala, bize sadece geleceği göstermekle kalmayıp gelecek üzerinde hâkimiyet kurmamızı imkân haline getirmektedir.

Bu özelliklere sahip başka bir sistem tanımıyoruz.

Var olan diğer sistemler kişiliğimizi de var olan bencilliğimizi azaltmak, daha az yemek, daha az içmek, hareket etmeden bir yerde oturmak, bir tek kelime üzerinde odaklanmak, bazı tapınaklara girip lotus şeklinde nefes almadan oturmak ve etrafa bakmamak vs. Bu sistemlerde insanlar hislerini azaltarak, kendilerini bitkisel seviyeye indirerek ancak bu seviyeye orantılı bir şeyler hissederler.

Buna karşılık kabala her insanın bünyesinde ne varsa hepsini geliştirmesi gerektiğini önermektedir. İnsan kendini ve içinde hissettiği bütün arzuları geliştirerek bu dünyada dolu bir hayat sürmesini önermektedir.

Bununla beraber öyle bir şekilde gelişmeli ki, kendisi ile ilgili her gelişmeyi etkileyebileceği bir şekilde olmalıdır.

Kabalanın en büyük özelliği, bizimle ilgili her şeyi etkileyerek bunların üzerinde hâkimiyet sağlamak ve geleceğimizi yönlendirebilmek imkânını bize vermesinden ileri gelmektedir.

Modern Zamanlar

Bizim zamanımızda, dünyamıza manen olgun ruhlar geldiğinden, dini eğitim kişilerin manen gelişmesinde fayda sağlamamaktadır. İnsan niyetini arzusuna eşleştirmek zorundadır. Doğru manevi çalışma kişinin kendisi için olan bencil niyetini özgecil koşula çevirmesine yardımcı olur. Bu ancak bir perdeyle mümkündür (masah) ve kişi perdesi vasıtasıyla kendisine yönelik olan arzusunu Yaratan'a yönlendirebilir.

Bencilliğin düzeltilmesi safhasına "Yaratan'ın kanunlarının uygulanması" denir. İnsanın özellikle arzuları vardır ki bunları kullanarak niyeti değiştirebilsin ve "Yaratan'a yönlendirebilsin." Bu arzular aslında kişiye ait değildir, ancak bir perde sahibi olduktan sonra kişiye ait olabilir.

Bu arzular yenidir; manevi doğaları vardır yani Yaratan'ın varlığından mutluluk duyarlar. Bu arzular perde sahibi olan bir kişi içerisinde bencil olarak büyür. Bu arzulara "Klipot" (Kabuklar) ya da "kirli arzular" denir. Bu safhaya gelen bir kişi dünyevi arzuları olan, zenginlik, ün/itibar, güç isteklerini aşmıştır ve manevi zevkler peşindedir.

613 tane kirli arzu vardır. Bunlar insanın içinde doğar ve ıslah etmesi en kolaydan en zora doğru çeşitleri vardır. Kişi sadece kendi için alma koşuluna (klipa) karşı perde edinirse, o zaman "Yaratan'a yönelik bir niyet" (Keduşa; kutsallık) edinmiş olur. O zaman kişinin ıslah olan bir arzusu manevi bir "ışık" alabilir, Yaratan'ı hissedebilir ve Yaratan'la form eşitliği edinir.

Arzuların ıslahı Yaratan'ın kanunlarını yerine getirmek olarak bilinir. Alınan manevi ışık Yaratan'ın algılanmasıdır ve aslında bu Tora'ya tekabül eder.

Fiziksel olarak yapılan hareketlerin elbette manevi çalışmada yapılanlardakilerden farklı olduğunu görüyoruz. Elbette kişinin manen (içinde/içsel) yaptığı çalışma kişinin fiziksel (dini) vecibelerini yerine getirmesini iptal etmez. Zira maneviyatı edinmiş bir kişi hem bu dünyada hem de manevi dünyada aynı anda yaşar ve her iki koşulu kendi içinde yerine getirebilir.

Dolayısıyla, fiziksel olarak yerine getirilen dini hareketler ve kanunlar manevi dünyada hiç bir etki yapmaz. Bu yüzden şöyle yazar: "bir emri niyetsiz yapmak, ruhsuz bir beden gibidir" - manen ölü. Bir emir manevi tekabül yerine getirilmeden yapılırsa, uygulanmış olarak kabul edilmez. Bir insanın elleri olmayabilir ama hala "manevi ellerine" tekabül eden manevi emirleri yerine getirebilir, yani manevi arzularını.

Ruhumuza beden tabirini kullanırız, "partzuf". 613 parçadan oluşmaktadır, biyolojik bedenimizin nitelikleri gibi. Manevi bedenin 613 parçasının her bir tanesi bir arzuya tekabül eder. Partzuf iki ana bölümden ibarettir yani 2 tür arzu: her hangi bir kısıtlama olmadan ihsan etme arzularına ve kendi zevki için almaya yönelik olmayıp her hangi bir sınırlama olmadan kendisi için alma arzularına. 

Son Islah (Gimar Tikun)

Kişi ıslahını bitirdiği zaman, son dereceye gelir, tüm ıslahının sonuna - "Gimar Tikun."

Bunu takip eden dereceye "Mesih" denir - yani "kefaret" eden denir (borcunu ödeyen ve alan kişi). Kişinin bu dereceden aldığı ışık o kadar güçlüdür ki kişinin doğasını ıslah etmesine yardımcı olur, tabiatıyla doğduğu egoizmini ihsana çevirir ve "taştan kalbi" "canlı kalbe" çevirir.

Bu aşamada kişi Yaratan'la bütünleşmenin hat safhasına gelir ve buna 7. , 8. , 9. ve 10. bin yıllar denir. Baal HaSulam'ın şöyle yazdığı gibi, bu dereceleri bu dünyada yaşarken edinenler var.

Zohar da ki "Rav Çiya'nın gördüğü" ile ilgili bir makalede Raşbi'nin vefatından sonra öğrencisi Rav Çiya neden hocasının son dereceye, Gimar Tikun'a" ulaşamadığını anlayamamıştır.

Bunun cevabı aynı makalede verilmiştir: kişisel ve genel son ıslah vardır. Erdemliler kişisel son ıslahlarına ulaşmalarına rağmen, ancak tüm insanoğlu ruhlarını ıslah ettikten sonra Yaratan'la bütünleşmenin o en yüce derecesi edinilir. 

Ruhların Evrimi

Her şey kıyaslamalarla edinilir. Yaratan’ın niteliklerini kendi niteliklerimizle kıyasladığımız zaman O’nun yüceliğini kendimizin de alçaklığının farkına varırız. Dolayısıyla kişinin O’nun mükemmelliğini ve her şeye hâkim olduğunun farkına varması gerekir. İnanç Yaratan’ı ve O’nun varlığını hissetmek demektir.

Tüm ruhlar aşağıdaki safhalardan geçerler:

1. Bizim dünyamıza gelmeden önceki basamaklardan inerek bizim dünyamızın seviyesine gelmek.

2. İçlerinde eksiklik hissi verilen bir dönem ve buna bencillik adı verilir. Ruhlar bunu fiziksel reenkarnasyon olarak hissederler.

3. Ruhların kendilerini ve tüm manevi evreni mutlak tamamlanmadan sonra hissettikleri safha.

Ruhların ilk inmeye başlamalarından önce ki safhaya “Olam Eyn Sof”, sonu olmayan dünya olan yer ve orada ruhlar Yaratan’ın tüm ışığını sınırsız olarak alırlar. Sonradan ruh bencillik ile giydirilir ve “olam ha zeh” denilen bu dünyaya iner ve manevi dünya ile bağı kopar. Artık Yaratan’ı hissetmemektedir ve daha önceki halini de algılamamaktadır.

"Bu Dünya" tabiri şu anın algılanması anlamındadır, yani bizler duyu organlarımızla Yaratan’ın yarattığının bir parçasını algılıyoruz. Bu duyular bencillikle giydirilmişlerdir.

Bir sonraki safha duyu organlarını kontrol altına getirmekle edinilir. Bu üst seviye daha geniş bir realitenin algılanmasına sebep olur. Bu safha “bir sonraki dünyayı” dünyevi hislerimizin üzerinde hissettiğimiz realiteyi, hissetmeden önce algılanır, yani şu an içinde yaşayıp “gerçek” olarak tanımladığımız dünyanın tersi.

Her iki koşulda da iki dünyada fiziksel bedenimizde hissedilmektedir. Çevremizi ve kendimizi algıladığımız zaman “bu dünyayı” algılamaktayız. Ancak, biz içinde bulunduğumuz andan gelecekteki anı hesaplamaya başlar ve gelecekte hissedeceğimizi tasarlarız ve kişinin bu şekilde kendisini gelecekteki ana yansıtmasına “sonraki dünya” denir. Bu süreç kendisini sürekli “bir sonraki gün” yeniler yani “sonraki dünya” “bu dünya” olduğu zaman ve bu şekilde devam eder.

Baal HaSulam’ın yazılarını yakından incelersek her an ne koşullardan geçtiğimizi daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

İnsanın manevi davranışları ile ilgili olarak, yükseliş sadece “orta çizgide” olabilir. Orta çizgide ilerlemek Tora – Yaratan ve manevi yoldaki kişi tek olur koşulunu oluşturur. 

Çoğumuzun Evini Süsleyen Bitki Kılıç

Yaşamımız apartmanlarda, beton yığınları arasında geçerken, ağaç ve çiçeğe olan hasretimizi, evlerimizde bitki yetiştirerek gidermeye çalışıyoruz..Ama evlerimizdeki bitkilerden egzotik olanları ışığı, havayı, nemi, kısacası, egzotik ortamdaki koşulları arıyor..Bu bitkilerin doğduğu güneşli, sıcak ve nemli ekvator bölgeleriyle, havasız, kuru ve ışıksız bir oda arasında ne büyük fark var..Hemen hemen hepimizin evinde bulunan "kılıç" bitkisi de, bu tür bitkilerden biridir. Bu bitki, bizim yaşam koşullarımıza uymak için gösterdiği bütün çabaya karşın, yanlış bakım sonucunda gelişip serpilemez, sonunda da kurur..Oysa ona nasıl bakmamız gerektiğini iyi bilir, istediği birkaç şeyi ondan esirgemezsek, evimizin en mutlu, en güzel bitkilerinden biri de olabilir.
En dayanıklı apartman bitkisidir..
Kılıç bitkisinin anavatanı Kongo dur. Bu bölgenin iklim koşulları yüzünden, su kaybını önlemek için bitkinin yaprakları incelmiş, soluma ve terlemeyi sağlayan gözenekler azalmıştır. Bitki, gölgede de köklenebilme özelliğine sahiptir. Böylece bitki bünyesinde su depolayabilir, evlerimizdeki kurak havaya da kolayca dayanabilir. Yalnız genç bir yaprağının ucu kırılırsa, büyümesinin duracağını unutmayın. Kılıç bitkisinin bakımı, yaz ve kış dönemlerinde birbirinden tamamen farklıdır.
Yaz aylarında..
Sık sık sulayarak, toprağını sürekli nemli tutun. Yalnız suyu, yeni sürgünlerin üzerine dökmeyin. Çünkü bu genç dokular, kolayca çürüyebilir. Hava çok sıcak olmadıkça, bitkiyi içi su dolu bir kaba oturtma yönteminden de kaçının.
Kılıç sıcağı çok sever. Güneşin doğrudan doğruya üzerine gelmemesi koşuluyla, çok sıcak havalardan etkilenmez. Yalnız, yapraklarının etrafında sarı çizgiler olan kılıç, güneşe de bayılır. Güneş bu türleri canlandırır, yeşil yapraklı olanları da soldurur.
Kılıç bitkisinin saksısını her yıl değiştirmeyin. Bu bitki, saksıda biraz sıkışık durmaktan hoşlanır.
Saksı değiştirdikten sonra, bitki sıcak hava ister. Bu yüzden saksı değiştirmek için sıcak havaları bekleyin. Saksıya 2 ölçü humuslu bahçe toprağı, 2 ölçü saf, yumuşak toprak, l/2 ölçü de kumlu toprak koyun. Bir hafta boyunca da hiç su vermeyin.
Kış aylarında..
Sonbahar ve kış aylarında, çok daha az ve seyrek sulayın. Özellikle aralık ve ocak aylarında, toprağın nemli kalmamasına dikkat edin. Nemli bir toprak, bitkinin soğukta dışarıda kalmasından çokdaha zararlıdır. Kış mevsimini geçirmesi için, bitkiyi kuru, aydınlık ve ortalama 16 derece ısısı olan bir odada bırakın.
Nasıl çoğaltılır..
Kılıç bitkisi iki şekilde çoğaltılır. Sürgünlerden birinin köküyle alınmasıyla bir de yaprağının daldırılmasıyla. Bu konuda fazla deneyiminiz yoksa, birinci yöntemi seçin. Her yetişkin sürgün (yapralarından birisi, büyümesini tamamlamış olacak), ana bitkiden ayrılabilir.
İkinci yöntemi uygulamak isterseniz, yaprağın 12-15 santimetrelik bir bölümünü kesin. 24 saat kadar açık havada bıraktıktan sonra, humuslu toprağa daldırın ve sıcak bir yerde saklayın. Yaprağın ortalarından alınan bir parça, dip kısımlarından alınanlardan daha çabuk köklenir.
Düşmanları nelerdir?
Bitkinin kötü bakılmasından kaynaklanan hastalıklar dışında, parazit hastalıkları da vardır. Örneğin yapraklarda, kenarları açık renk hareli lekeler oluşursa, bunun nedeni bir mantar hastalığıdır. Bu hastalık, nemli ve karanlık yerlerde bırakılan bitkilerde sık sık görülür. Bitkinizi kışın sıcak bir odada saklarsanız, bu tür bir hastalıkla karşılaşmazsınız. Gene de siz, yaprakların yaralanmamasına, ıslak kalmamasına dikkat edin.
Kılıç bitkisine, böcek türünde başka parazitler de dadanabilir. Bunu yaprakların renklerini kaybetmesinden de anlayabilirsiniz. O zaman yaprakları, sabunlu suya batırdığınız bir süngerle silin. Ama hemen kurulamayı unutmayın. Uzun süre böcek öldürücü ilaç kullanırsanız, yapraklarda gene lekeler oluşur. Ama bitki, aşılanmış gibi olacağından, bütün parazitlere karşı direnç kazanmış olur.