Mehmet Akif Ersoy Hayatı
|

MAKALE OKU,ŞİİR OKU,KISSA OKU,KASİDE OKU,ŞAİRLER
|
Hz. İsa (as), bir adama uğradı. Adam gözleri kör, alaca ten hastalığına yakalanmış, iki tarafı felç olmuş kötürüm bir halde yatıyordu. Bütün bu dertler içinde adam,
“Çok insanları içine düşürdüğü hastalıktan beni kurtaran Allah’a hamd olsun.” diyordu. Hz. İsa (as) adama,
“Ey adam, Allah seni hangi hastalıktan kurtardı ki, böyle şükrediyor ve seviniyorsun?” diye sordu. Adam,
“Ey Allah’ın ruhu! Yüce Allah bana kendisini tanıttı, kalbime iman, marifet ve sevgisini koydu; bu durumda ben ne kadar zenginim ve kalbinde iman nuru olmayan bütün insanlardan daha hayırlı bir haldeyim.” dedi. Hz. İsa (as) adama,
“Doğru söyledin, elini bana uzat” dedi. Adam elini ona uzattı, Hz. İsa adamın elini tuttu, dua etti. Adamın bütün hastalıkları iyi oldu, bedeni ve yüzü güzelleşti. Bundan sonra bu adam Hz. İsa’nın yakın arkadaşı oldu, onunla birlikte ibadet yaptı.
Bir başka dersin daha tüm dinleyici ve izleyicilerine selamlar. Baal HaSulam’ın İradenin Özgürlüğü denemesini çalışıyoruz ve “Çevrenin Etkisi” isimli kısımdayız. Bireyin kişiliği diye adlandırılan her şeyi oluşturan dört etken öğrendik. İlki bir kişinin doğduğunda miras aldığı veriyi tanımlayan etken. Bu bilgi ve onun ileriki gelişmesini kapsar. Biz bunu bir tahıl tanesini örnek vererek çalıştık. Belli bir tahıl aynı çeşit tahıl tanesinden meydana gelmelidir. Aynı yolla, bir hayvan insan soyundan gelemez. Buna Matza denir; açıklamak gerekirse gelişim programıyla birlikte kişinin orijinal verisi. Bunlar ilk iki etken: iki tane daha etken vardır; çevrenin etkisi ve çevreyi geliştiren program.
Kabaca söylemek gerekirse, “Ben” ve “Ben” i geliştiren program vardır. Sonra dış kuvvetler var; bu “Ben” üzerine dışarıdan etki eden çevre ve çevrenin gelişmesini sağlayan program. Şimdi çevrenin etkisi sorusuna yaklaşımda bulunuyoruz.
ÇEVRENİN ETKİSİ
İkinci etken ise değişmeyen esasın nitelikleriyle ilişkilendirilen doğrudan sebep ve sonuç kanunudur. Dolayısıyla, bu yukarıdaki toprakta ayrışan tahıl tanesi örneğiyle açıklanabilir. Temel için gerekli olan çevre, toprak, mineraller, yağmur, hava ve güneştir. Çevre yavaş yavaş bu tahıl tanesini durumdan duruma değiştirip belli bir düzeye gelene kadar uzun bir zaman boyunca etkiler. Daha sonra esas orijinal şekline geri gelir, yani tohum tanesi şekline, ancak nitelik ve miktarı değişmiş olarak.
Açıkçası, bu tohum tanesi tek başına hiçbir değişime uğramazdı. Bununla birlikte, belirli bir çevrede kaldığından, bu çevreden etkilenerek, belirli bir yolda gelişir. Buna ek olarak öyle bir etken var ki bunu çevre değiştiremez; bir tohum tanesi her zaman bir tohum tanesinden oluşur. Ancak, çevrenin değiştirdiği bir etken vardır – tohum tanelerinin kalite ve miktarı.
Kabala’da bir kişiden bahsederken (muhtemelen bunu daha önce duydunuz) Yaradan’a giden yolumuz değişmez deriz. Bizim iç ruhani genimiz yukarıdan inmek suretiyle elde edilmiştir, sonsuzluk dünyasından aşağı bizim dünyamıza. Her kişi bu programı olan geni taşımaktadır, açıklamak gerekirse kişinin dünyamızdaki ve üst dünyaya yükselişi, tüm gelişim aşamaları. Bu aşamalar değişmez.
Çevre tarafından değiştirilebilen tek şey nitelik ve miktardır; yani kişinin bu yoldaki hız ve niteliği. Kişi ya bu yolda acı, korku, ıstırap, binlerce yıllık savaşlarla, ya da rahatlık içinde geçirebilir. Bunu gittiği yoldaki yaklaşımını değiştirerek yapabilir ki amacını başarmış gibi olsun(aslında henüz bunu yapmamış olsa bile). Kendi ve amacı arasında bağ kurmaya başlar ve sonuç olarak bu onun parçası haline gelir. Bütün bunların hepsi kişinin kendine bağlıdır.
Bunun yanında, konu sadece yolumuzu kolaylaştırmak değildir. Aslına bakarsanız, yolumuz özgürce, tüm onayımızla, kendi kişisel katılımımız ve iyi yaklaşımımız dışında alınamaz. Bu Reşimo, içimizde var olan tohum kendi tarafımızdan seçilmiş ve yaratılmış bir çevreye yerleştirilmezse gelişemez. Sadece bu çevre bu tohumun gelişimi için hazır ve kullanılabilirdir ki doğru sonucu elde etsin, bu da birçok yeni, merhametli ve iyi tohumlar demektir. Öyleyse bu çevre temeldir. “Ve yatak önceki şeklini almıştır, yani tahılın şeklini farklı bir nitelik ve miktarla. Ve genel görünüş itibariyle tamamen değişmemiş olarak kalır ki ondan ne mısır gevreği ne yulaf oluşur. Onlar özellikle miktar bakımından değişirler ki bir saptan bir ya da iki düzine sap çıkar ve nitelik olarak da tahılın önceki şeklinden daha iyi ya da kötü olarak.
Burada ki de aynıdır, insan çevreye yani topluma “yatak” olarak yerleştirilmiştir. Ve tahıllın çevreden etkilendiği gibi insan da onun tarafından etkilenmeye zorlanır, çünkü yatak işlenmemiş ham haldedir. Öyleyse etraf ve çevre ile ikili ilişki sayesinde insan yavaş bir prosedür ya da olaylar zinciri, tek tek sebep ve sonuç olarak (bu kurallar değişmez, ancak çevre tüm akımın sırasını ve gelecekte alınacak sonucun niteliğini belirler) etkilenir.
Aynı zamanda, temelde dâhil olan özellikler bir bilgi biçimi edinerek de değişirler. Örneğin, bir kişi pinti olma eğilimini miras aldı, yetişkin olduğunda kendine çeşitli mantıklı sebepler bulmaya başlar ki bir kişinin pinti olmasının iyi olduğu doğru sonucuna varabilsin. Şöyle ki- kişi çevreyi doğuştan gelen içsel niteliklerine uydurur. “Yani babası cömert olmasına karşın, ondan pintilik gibi negatif bir eğilim miras alabilir, çünkü yok olan da var olan gibi miras alınmıştır.”
Bu neden oluyor? Çünkü tohum dış katmandan ayrışır. Öyleyse belli bir nitelik, diyelim ki paraya olan tavır, yaklaşım değişir: para harcayanın pinti bir oğlu olabilir ya da tam tersi, yani özel bir yaklaşım -dış katman değil– miras alınabilir. Dış katmanın şekli çevreye bağlıdır.
“Ya da atalarından açık görüşlü olma eğilimini miras alırsa; kendisi için fikirler üretir ve bunlardan açık görüşlü olmanın iyi bir şey olduğu sonucuna varır. Ancak kişi bu cümleleri ve sebepleri nereden bulur? Kişi bunları çevresinden alır, bilinçsizce, çünkü çevre fikirleri ve tatları ona yavaşça neden ve sonuç süreci içinde aşılar. Ve bu öyle bir yapılır ki insan onları kendininmiş gibi algılar, onları özgür düşünceyle edinmiş gibi.”
Böylece kütüphaneye belirli kitapları gözden geçirmeye gider ve sonuç olarak bazı insanlara yakınlaşmış olur- başka kişilere değil bu insanlara ve belirli meslekleri seçer; öteki yarısına bir olayla rastlamış gibi görünür; radyoda duydukları ve televizyonda seyrettiklerini filtreleyen kendine ait bir yolu vardır; kanalları değiştirir. Bütün bu tesirler nereden geliyor? Bu yolla bilinçaltımız içimizde var olan programı gerçekleştirir.
“Ve öyle bir yapılır ki insan onları kendisininmiş gözüyle bakar, öyle ki özgür düşüncesiyle edinmiş gibi. Burada da aynı tahılda olduğu gibi, yatağın değişmeyen bir parçası vardır ve miras alınan eğilimler aynı atalarındaki gibi kalırlar. Bu ikinci etkendir.”
Öyleyse kişi bunlar dışında hiçbir şekilde özgür değildir. Bu bizim Baal HaSulam’ı anlayışımız itibariyle basit ve özet bir sonuçtur.
Bunun arzularımızın içinde ruhani ve maneviyatta nasıl olduğu yollarına dair derinlemesine konuşacağız. Hala bir kişinin psikolojik yapısı ve psikolojik değişimleri hakkında konuşuyoruz. Gelecekte, bunu manevi düzeyde açıklıyor olacağız; ancak şu an için sadece sonucu hatırlamak bizim için daha kolay.
Bu ikinci etken; yani çalışmamız, hayattaki arayışımız, içimizde yaptıklarımız – her şeyin içimizde var oluş şekli kesinlikle önceden belirlenmiştir. Bu bizim özgürlüğümüzden anladığımız şeydir. Özgürlük nedir? O, içimde var olanın farkına varmamdır. Bununla birlikte burada iradenin özgürlüğü nerededir? Biri benim içime ne katacağını seçmiş ve ben sadece onu uyguluyorum.
Alışkanlık İkinci Doğan Olur
“Üçüncü etken yatağın geçirdiği ve onlar tarafından değiştirilen doğrudan neden ve sonuç idaresidir. Çevreden ötürü insanın değişen, miras almış olduğu eğilimlerden dolayı bu mefhumların tanımladığı yönde işlerler. Örneğin; doğası pinti olan bir adam ki toplum içinde bu bir mefhuma dönüşmüş ve şimdi adam bazı mantıklı tanımlamalarla pintiliği anlayabilir.
Farz edelim o şimdi başkalarına ihtiyacı olmayacak şekilde kendini savunabilir. Öyle olsun ki bir ölçü pintilik kazandı diyelim, bir süreliğine korku yokken, bu özelliğinden vazgeçebilir. Atalarından miras almış olduğu orijinal eğilimi daha iyiye doğru değişmiş olur. Ve bazen kişi kötü bir eğilimi tamamen kökünden söküp ayabilir. Bu, ikinci doğa olabilme özelliğine sahip alışkanlık ile olur. Öyleyse bazı özelliklerim olmasına rağmen, bazı miras aldığım özelliklerim çevrenin doğrudan ve sürekli etkisi ile onları bastırabilirim.
“Bu bakımdan insanın gücü bir bitkininkinden daha büyüktür. Tahıl değişemez buna rağmen insan kendi özel içinde çevresel neden ve sonuç etkisinin gücüyle değişme yetisine sahip, genelinde ise bu bir eğilimi tamamen kökünden söküp atıp, karşıtına çevirmek olsa bile. “
Kişi bunu çevresel etkinin altında yapabilir. Bu demek ki dışarıdan sürekli olarak işaretler alırsam, bunlar benim içimde alışkanlık yaratırlar, bu benim orijinal doğal Reşimom yerine bir refleks gibi olur. Bu çok önemlidir, bir alışkanlık ikinci doğan olur. Bir sonraki etken ise dış etkendir.
Dördüncü etken ise yatağı, ona tamamen yabancı olan ve dışarıdan onu yöneten, etkileyen sebep ve sonuç yönetimidir. Bunun anlamı şu ki bu güçler yatağı doğrudan etkilemek için değil, ancak dolaylı yönetmek için yatağın büyüme işiyle ilişkilidirler. Örneğin; para işleri günlük hayatın yükleri ya da rüzgârları vs. gibi şeyler kendi içlerinde ve dışlarında bütünsel, yavaş ve derece derece sıralı nedensel sonuçsal olaylar ki bunlar insanın kavramlarını daha iyi veya daha kötüye değiştirir.
Bu noktada sadece bizi dışarıdan etkileyen dış etkenden değil, ama bu dış etkenin kendi kendine nasıl değiştiğinden bahsediyoruz. Bu bizim dördüncü parametremiz, dördüncü etkenimiz.
“Öyleyse, aklımıza gelen her düşünce ve fikrin ürünü olduğu dört doğal etkeni oluşturdum.” Benim “kendime” ait olan her şey ve kendimde var olan her şey: duygularım, bilgim, anlayışım, aklım; karar verme, anlama ve hissetme yolum; kendimi arayış, seçerek alma, her nasılsa seçerek başkalarını etkileme yolum, bütün bunlar içimde bu dört etkenin birbiriyle pekişmesi ve etkileşimi sonucu var olur. Bu dört etken benim gerçek bilgim ve onun gelişimi için gereken program; çevrenin benim üzerimdeki etkisi ve çevrenin gelişimi için gereken program. “Ve biri oturup bütün gün meditasyon yapsa, bu dört etkenin kendine verdiği şeylere ne ekleme yapabilir ne de bunları değiştirebilir.” Bu sınırları aşabilmemizin hiçbir yolu yoktur, biz onların içinde var oluruz ve onlar tarafından çepeçevrelenmişizdir. Ne yapabilirsek ne düşünebilirsek; her ne edinebilirsek her şey bu dört etken tarafından çepeçevrelenmiştir.
“Ek olarak ekleyebileceği miktardır: yüksek akıl veya değil, nitelikte ufacık bir şey bile ekleyemez. Zira bu dört etken karakter ve fikrin şeklini ve sonucu zorlayarak, bizim fikrimizi sormadan (benim fikrim onların bana dikte ettirmesine rağmen ve fikrim onları “dikkate almak bile olmasa” yine de onlardan gelir) Öyleyse biz aynı çamurun çömlekçinin elinde olması gibi bu dört etkenin ellerindeyiz. Bunun dışında hiçbir şekilde özgürlük ya da hissetme düşünme ya da bu dört etkenin dışında hareket etme olasılığımız yok.
Özgür Seçim
“Buna rağmen, bu dört etkeni incelediğimizde gücümüz –yatak- olan birinci etkenle yüzleşecek gücümüz olmasa bile;” Tohumu değiştirmekten aciziz. Diyelim ki tohum kendimim, kendimi değiştiremem ki bir başkası benden doğabilsin. Bu beni aşar, ben benim doğama konmuş olanın sonucuyum.
“...hala diğer üç etkene karşı kendimizi koruyabilecek özgür seçeneğimiz ve yeteneğimiz var ki bunlar yatağın ayrı ayrı bölümlerini değiştirir. Bazen yatak, ona ikinci doğa olarak bağışlanan alışkanlıkla da genel olarak değişir.
Özgür seçenek, çevrenin bizde bir alışkanlık oluşturmasının etkisiyle mümkün olabilir. Bu dördünden bir etken var ki bizi değiştirebilir; içimizde öyle nitelikler yaratabilir ki bizim doğal niteliklerimize karşı çıkar. Buna alışkanlık denir, yani kazanılmış nitelik. Çevrenin bu yeteneğini kullanmak bizim kendimizi dört etkenin etki ve gücünden korumak gibidir. Kendimizi bunlardan birkaç şekilde siper edebiliriz. Çevrenin etkisi ve bu etkiyi yönetme yeteneğimiz üzerindeki gücümüzde bir dereceye kadar özgür oluruz.
“Bu korumanın (dört etkenin köleliğinden) anlamı her zaman çevremizi seçerken yani arkadaşlar, kitaplar, öğretmenler vs. eksiklerimizi giderebiliriz. Aynı, babasından birkaç sap tahıl miras almış bir kişi gibi; bu az miktardan, “yatak” için seçeceği çevre, ki bu (bütün gerekli mineraller ve ham maddeleri olan) tahılı sınırsızca besleyecek verimli topraktır, düzinelerce sap elde edebilir. Ayrıca, çevresel şartları, bitkinin ihtiyaçları ve büyümesi için iyileştiren işçi konusu da var, irfan sahibi en iyi şartları seçecek ve işinde kutsama bulacak; budala ise önüne ne gelirse alacak ve dolayısıyla toprağa ekimi kutsamadan ziyade lanete çevirecek.
İyi halimiz, gelecek mahsule ve gelecek durumumuza yaklaşımımıza bağlıdır. Biz daha önceden bunu tanımlayabiliriz. “Öyleyse, bütün övgüsü ve hevesi tahılın dikileceği çevrenin seçimine bağlıdır (Tahıl, tahıl olmaya devam edecektir ancak kalitesi sadece seçilecek çevreye bağlıdır). Ancak, bir kez seçilen bölgede dikildi mi, onun tam şekli çevrenin sağlayabileceği ölçüye bağlıdır.”
Bu demektir ki birey amaçtan uzaklaşıyor. Tabii ki şöyle bir soru gelir: o zaman bir insan hayatı boyunca sadece tek bir özgür seçeneğe mi sahiptir? Evet, hayatı boyunca sadece bir kez. Kişinin bu noktaya getirildiği zamana “kalbindeki noktanın doğuşu” denir. Bunu doğru şekilde kullanırsa daha ileriye yol alır.
Çevreyi seçmek ne anlama gelir? Birey nasıl davranmalı ki çevreden büyümesi için gerekli filtre edilmiş doğru bilgiye anlayabilsin. Kişi kitabın içini nasıl görebilir? Kitabın kendi iyi olabilir, ancak kişi onu nasıl iyi, etkili ve kendisi için yararlı hale getirebilir? Kişi arkadaşlarıyla, diğer hiçbir şeyi değil de sadece kendi gelişimi için gerekli olan şeyleri almak adına nasıl bir ilişki kurmalıdır? Bir öğretmene gelişim için en önemli şeyleri alıp ve düzinelerce diğer çeşitli nitelikleri almamak için nasıl bir tavır olmalı. Her şey kişinin kendine bağlıdır. Bu iradenin özgürlüğünün yattığı yerdir ve o insanı tamamen farklı manevi bir yaratığa çeviren diğer bütün orijinal sevimsiz bilgileri bastırabilir.
“O (kişi) mutlaka cezalandırılır, seçeneği olmayan kötü düşünce ve edimlerinden dolayı değil (bu en sonunda olacak), ancak iyi çevreyi seçmediği için; çünkü gördüğümüz gibi bunda kesinlikle bir seçenek var bir kişiyi hareketlerinden dolayı yargılamayıp onu özgür seçimini nasıl yerine getireceğini anlaması için eğitmeliyiz!”
"Öyleyse her kim sürekli olarak daha iyi bir çevre seçmek için çabalarsa övgü ve ödülü hak eder. Ancak burada da kendi seçiminden kaynaklanmayan iyi düşünce ve eylemlerinden değil de iyi bir çevre edinmek için çabasından dolayı ki bunlar ona iyi düşünce ve eylemler getirir. Rav Yehoshua Ben Prehya’nın (bu bilge birkaç bin yıl önce yaşadı) dediği gibi: “Kendini bir Rav yap ve kendine bir arkadaş satın al."
Bu demektir ki eğer kişi ilerlemek istiyorsa iyi bir muhite ihtiyacı vardır. Daha sonra neden “Kendini bir Rav yap ve bir arkadaş satın al“ dediğini tartışacağız. Bu şu demek, çabalarımı ona yatırım yapmalıyım ki benim arkadaşım olsun. Buna “satın alma” denir. Kendini bir Rav yapmak ise öğretmenin de öyle idealler bulmalısın ki o senin gözünde bir Rav (büyük) olsun. Sadece bu iki dış kuvveti kullanarak kişi kendisini doğru olarak gerçekleştirebilir, aksi takdirde, onun muhiti keyfi olur, yani kötü.
“Öyleyse, kim ki daha iyi bir çevre edinmek için sürekli çabalarsa;” Bu demektir ki grubumu, arkadaşlarımı ve Rav’ı bir saniyeliğine bile bırakmamalıyım. Onları sürekli olarak kendim için daha iyi bir çevre yapmayı denemeliyim. Bu sürekli bir iştir. Bir grubun parçası olmanın beni etkileyeceğini düşünmeliyim. Bu beni etkilemeyecek. Beni ancak ben etkilenmeyi arzuladığım zaman etkiler. Bu yüzdendir ki Rav Yehoshua Ben Prehya şöyle der; kim sürekli daha iyi bir çevre için çabalarsa ödülü hak eder, “Ödül” ne demektir? Bir sonraki daha yüksek manevi durum demektir. Manevi dünyanın daha ilerisinde Mahsom’u geçtiğimizde (orada olduğu gibi burada) aynı grubumuzu, aynı Rav’ı, onları gerçekte oldukları gibi görürüz. Orada gözleriniz açılır, arkadaşlarınızı sadece kabuklarında değil, onları Yaradan’a özlem duyan ruhlar olarak görürsünüz. Rav’ınızı belli bir ruhani düzeyde, sizi de o düzeye çeken biri olarak görürsünüz.
Buna rağmen, Mahsom’dan sonra bile, çevreleyen toplum kalır ve kişinin manevi gelişimini tanımlayan etken olur. Baal HaSulam bununla ilgili mektuplarında şöyle yazar; “Birbirinize ihtiyacınız olacak, bana ihtiyacınız olacak, (Mahsom’u geçtikten sonra) bugünden de daha fazla.” Bunun sebebi kişinin gelişiminde sadece bu dört etken kişinin Gimar Tikun’a doğru yükselen (son düzeltme) yolu boyunca olan durumunu tanımlar.
“Buradan Rav Yosi Ben Kasma’nın (Zohar döneminde yaşayan bilge -yani 17.-18. yüzyıl önce) (Avot 86) kendisine zengin bir adamın kendi şehrinde yaşaması için binlerce altın lira teklifine verdiği yanıttan ne demek istediğini anlayabilirsiniz.
Yosi Ben Kasma çok fakir olduğu bilinen bir adamdı. Sadece yemeği olmayan bir adam değildi – kendi potansiyelini anlamak için fakirlik içinde yaşadı. Bu hikâyenin tamamını okumalıyız. Talmud’da tarif edilir. Rav Yosi Ben Kasma’nın iyi bir tavsiye verdiğini duyup, onu ziyaret etmeye karar veren zengin bir adamdan bahseder. Bu zengin adam Rav Yosi‘yi dinlediğinde şöyle dedi: “İstediğin bütün şartları sana vereceğim, öğreteceğin büyük bir grubun olacak, sadece bizim şehrimize taşınman gerekiyor. Kendi şehrini bırak ve bizim şehrimize taşın.”
Rav Yosi Ben Kasma cevap verdi. “Bana dünyadaki tüm altın, gümüş ve mücevher versen, sadece Kabala’nın olduğu bir yerde yaşayacağım.” Bu kelimeler bizim basit aklımızın alması için fazla yüce olabilir, çünkü kim bu kadar küçük bir şey için binlerce altından vazgeçip, kendi de kimseden öğrenecek bir şeyi olmayan bir bilge olup, hiç Kabala öğrencisi olmayan bir yerde yaşayabilir.”
Ben Kasma herkesin kendisinden öğrenmeye çalıştığı bir adamdı; herkesten daha yüksekti. Hiç arkadaşı yoktu çünkü o herkes için bir Rav’dı. Buna rağmen, o dönemde bugün olduğu gibi Rav herkesten para almıyordu. O dönem herkesin kendi başına hayatını idame ettirdiği bir zamandı. Biri büyük bir öğretmen olabilirdi ve buna rağmen yiyecek ekmeğe ihtiyacı olabilirdi. Bugün Kabala bireyin davranması gerektiği yolun bu olduğunu öğretiyor. Buna rağmen neden bu teklifi geri çevirdi? Çok büyüktü, herkesin üzerinde ve o muhite ihtiyacı yoktu. Neden kendi okulunu açıp istediğini yapabilecekken başka şehre taşınmayı reddetti?
“Ama gördüğümüz gibi; hepimiz ve her birimiz tarafından gözlemlenmesi gereken basit bir şey. Çünkü herkesin kendi yatağı olmasına rağmen (birinci etken); güçler açıkça ortaya sermekten ziyade kişinin içinde bulunduğu çevreden görünür; aynı güçleri açıkça görülmeyen ancak çevre aracılığıyla yani toprak, yağmur ve güneşin ışığı ile ortaya çıkan, toprağa dikilmiş tahıl gibi.
Öyleyse Rav Yosi Ben Kasma, seçtiği iyi çevreyi bırakıp, zararlı çevreye düşerse ki bunun anlamı Kabala müritlerinin olmadığı bir yer, sadece daha önceki kavramlarından ödün vermekle kalmayıp, yatağında gizli olan, açığa henüz çıkmamış olduğu (yani daha ileri gelişimi duracak herkesten yukarıda olmasına rağmen hala büyümesi gerekti) diğer bütün güçleri de gizli kalacak.
Bunun sebebi bu içsel, potansiyel güçlerin hala onları harekete geçirecek doğru çevreye maruz kalmamaları.
Ve yukarıda açıklığa kavuşturduğumuz gibi, sadece insanın çevreyi seçme konusunda, kendi üzerindeki egemenliği ölçülür ve buna göre seçiminden dolayı övgüye mi yoksa cezaya mı layık olduğu.
Ödül mü ceza mı olduğu bir sonraki aşamada belli olur. Eğer doğru muhitse daha yüksek bir hal ve kötü bir muhitse açıkçası bir sonraki aşama demek.
“Öyleyse insan Rav Yosi Ben Kasma gibi bilge birinin iyiyi seçip kötüyü reddetmesine (çünkü seçim yapabilecek kadar bilgeydi) ve materyal ve bedeni şeyler tarafından yolundan saptırılmamasına şaşırmamak gerek. O şöyle bir sonuç çıkarır: “biri öldüğünde kendisiyle gümüş, altın ya da mücevher değil ancak Kabala’yı götürür (yani doğru çevreyi seçmiş olmanın sonucu olarak kendi içinde değiştirdikleri). Ve böylece bilgelerimiz uyardı: “kendinizi bir Rav yapın ve bir arkadaş satın alın”, bahsettiğimiz kitap seçenekleriyle birlikte (yani Rav, arkadaşlar ve kitaplar).
Bugün bu özel, harika makalenin belli bir kısmını öğrendik. Genellikle, bu hayatımızda yapmamız gereken en önemli şeye dikkat çeker – manevi tatminimize giden yol.
Baal HaSulam’ın bu dünyadaki davranışlarımızdan bahsettiği daha pek çok makalesi vardır. Esasında, bizlerin sadece her şeyde kuklalar olduğumuz gerçeğini anlamak, kişinin üst dünyaya girmesinin ya da yaklaştığının ilk kazanımıdır. Yavaş yavaş insanın sadece ihsan etme niteliğini kazanması kendisini ifade etme fırsatı verdiğini hissettirmeye başlar, bunun dışında her şey Yaradan tarafından verilen egoizmin gücünün altındadır.
Bu Yaradan’ın parçası olacak yaratılmış olduğumuz gerçeğine benzer ve sonrasında özgecilik yavaşça ağırlığını üzerimize bıraktı ve bizi bu dünyanın seviyesine getirdi. Bugün tamamen onun (özgeciliğin) etkisi altında var olmaktayız. Kendimizi, onun gücünden alıkoyarak ve içimizde ihsan etme niteliğini tekrar açığa çıkararak özgürce gerçekleştirebiliriz. İhsan etmenin niteliği iradenin özgürlüğüdür.
Soru: Kişi kendini diğer üç etkenden nasıl korur ve bu korumanın çalıştığını tespit eder. Bu ciddi bir soru. Kişi bu üç etkenden nasıl korunabilir? Sadece muhitine sıkı sıkıya yapışarak. Bu demektir ki ne birinci etken ne ikinci etken ne de çevremi etkileyen etkenlerin otomatikman benim için bir şeyler yapmamasından emin olmalıyım. Ben sadece muhitimin benim gelişimimi belirlemesini istiyorum.
Sonuçta, ben içimde yatan içsel etkenlerin etkisi altında otomatikman hareket ederim. Ben sadece icra eden bir mekanizmayım. Ben, etkisi altında bulunduğum içsel nitelikler ve bana tesir eden dışsal etkenlerin altında var olurum. Ben sadece bu içsel ve dışsal etkenlerin bana dikte ettirdiğini yaparım. Eğer ben bu kontrolden vazgeçmek istersem kendimi seçtiğim çevrenin etkisi altına koymam lazım. Bu demektir ki bana yapmam gerekeni dikte ettirmesi için bir Rav’a, gruba ve kitaplara ihtiyacım var. Bu dört parametrenin belirlediği her şeyi yapmak zorunda olduğuma göre Rav, grup ve kitaplara karşı mantıklı bir yaklaşımda bulunamam. Rav’dan, gruptan ve kitaplardan ihtiyacım olanı seçemeyeceğim; hala dört parametreyi kullanıp onları gücü altında kalacağım.
Bu gücün altından çıkabilmem için benim ne yapmam gerektiğini belirleyen içsel etkenlerle bağımı kesmem gerek; aynı zamanda seçmiş olduğum çevrenin bana zorladıklarını almam gerek. Bunu bir emir gibi almalı ve Rav, grup ve kitaplara kendimi gönüllü olarak teslim etmeliyim. Bu demektir ki ben çevreyi seçiyorum, beni etkileyecek farklı bir etken.
Bununla beraber, yeni çevreye benim orijinal, doğal etkenlerime güvenerek yaklaşırsam, onu içselleştirdiğim anlamına gelmez, ben sadece onu bu dört etkene uyarlıyorum. Sonuç olarak beni gerektiği gibi etkileyecek, yani içimdeki hiç bir şey değişmeyecek. Bu nedenle kişi Rav, grup ve kitaplara gerçek, doğal amaçlarından kurtularak yaklaşmalı ki bu dört etkenle herhangi bir bağdan özgür olsun. Baal HaSulam bunun sürekli bir mücadele olduğunu yazar.
“Öyleyse, her kim sürekli olarak daha iyi bir çevre seçmeye çabalarsa” bu demektir ki kişi sürekli ve her zaman kendini kontrol etmeli: yaptıklarımın, düşüncelerimin ve kararlarımın amacı (niyeti) nedir?
Soru: Eğer bazı niteliklerim çevrenin etkisinden dolayı değişirse, bu değişim kalıcı mı yoksa bir sonraki çevre değişikliğine kadar mı kalır? Bir sonraki çevrenin beni etkilemeye başlamasının başlangıç noktası nedir? O, benim değişen niteliklerim mi, yoksa miras aldığım orijinal halime geri mi dönerim?
Diyelim ki bir kişi bir zaman dilimi içinde doğru çevrede. Kendisini devamlı olarak etkisiyle saracak çevrenin tesirine bırakmaya karar verdi. Daha sonra bir şey olur ve bu seviyeden düşer. Soru gelir: her şeyini kaybeder mi, kaybetmez mi? Kaybolan hiçbir şey yoktur, bunu zaten biliyoruz. Tabii ki bizim içsel niteliklerimizde kalır.
Bununla birlikte Baal HaSulam şöyle yazar; her seferinde yine de iradenin özgürlüğüne ihtiyacın vardır. Bir süre önce doğru işleri yapmış olsan bile geçmiş sana yardım etmeyecek. Şimdiki dakikada yardım etmeyecek. Şöyle denir, geçmişin iyi işleri günah işlediği gün doğru adama yardım etmez. Doğru insan olduğun zaman, doğru şeyler yaparsın, daha sonra yolunu kaybedip günahkâr olursun – günah dolu şeyler yaparsın.
Sonunda, hepsi toplanır bir yerde ortaya çıkar. Belki tekrar daha iyi duruma gelmene yardım eder. Buna rağmen her seferinde çevrenin seçimi iradenin özgürlüğünde yatar ve her seferinde bilinçli bir seçim olmak zorunda.
Kabalist Rav Yehuda Aşlag (Baal Hasulam)
Bu makalede üç konuya açıklık getirmek isterim:
A) Dinin mahiyeti nedir?
B) Dinin mahiyetinin bu dünyada mı yoksa sonraki dünyada mı edinildiğimi?
C) Dinin maksadının Yaratan için mi yoksa yaratılanlar için olduğumu?
Bu denemede ilk bakış da okuyucu bu ortaya koyduğum üç konuyu anlayamaya bilir. Zira kim dinin ne olmadığını bilmiyor ki? Ayrıca bu hayattan sonra mutlaka getireceği mükâfatları ve cezaları. Buna ek olarak üçüncü unsur var, zira herkes yaratılanların menfaati ve onlara haz ve mutluluk getirmek için olduğunu bilir ve başka ne ekleyebiliriz ki?
Aslında benim ekleyecek daha fazla bir şeyim yok. Ancak bu üç konu onlara çocukluklarından beri oldukça tanıdık ve bu nedenle bir eklemeye ve hayatın geri kalanında araştırılmalarına da gerek yok. Ve bu onların bu konulardaki bilgi eksikliğini gösteriyor ki dinin bütün temeli bunun üzerine inşa edilmiştir.
Öyleyse bana oniki, onüç yaşlarında bir çocuğun bu kavramları tamamıyla nasıl anlayabileceğinin mümkün olabileceğini ve hayatının geri kalanında bu konular hakkında daha fazla kavram ve bilgi ekleme ihtiyacı olmayacağı gibi şeyleri bana söyleyebilir misiniz?
Aslında sorun burada yatıyor! Bu düşüncesiz varsayım, bizim neslimizde pervasız ve çılgın sonuçlarla dünyamıza gelmiştir! Ve bu durum bizi öyle bir konuma getirdi ki, ikinci neslin neredeyse tümüyle ellerimizin arasından kayıp gitmesine neden oluyor.
Mutlak İyi
Okuyucuları uzun tartışmalarla yormak yerine, daha önceki makalelerde yazılı olanları yeniden düzenledim, özelliklede “Matan Tora – Yaratan’ın İfşası” isimli olan makalem işlediğimiz bu önemli konu için bir önsöz gibidir. Burada herkesin anlayabilmesi için kısa ve sade bir şekilde konuşacağım.
Her şeyden önce Yaradan’ın Mutlak İyilik olduğunu anlamalıyız. Şöyle ki O, hiçbir şekilde, hiçbir kimsenin, hiçbir acı çekmesine sebep olmaz. Ve ilk olarak ele almamız gereken kavram budur, zira mantığımız bizlere dünyada var olan kötülüklerin temelinin sadece “Kendimiz İçin Alma” isteğinden kaynaklandığını açıkça gösteriyor.
Bu da kişinin kendine fayda sağlama ve kendi zevki için istemesi sonucunda bir başkasına zarar vermesine neden olmaktadır. Dolayısıyla, eğer hiç bir varlık tatmini kendi içinde bulmasaydı, hiç bir varlık bir başkasına zarar vermezdi. Ve eğer bazen başkasına zarar veren bir varlık görürsek, hiçbir şekilde kişisel zevkleri için almayı istemeyen, bu kendi için alma arzusunun özünde oluşan eski bir alışkanlığından dolayıdır ve şimdi daha iyi bir neden bulmak için kendisini temizlemektedir.
Ve Yaradan içinde ve dışında bir bütün olup, tamamlanmak için hiçbir yardıma ihtiyacı olmadığının farkına varmalıyız, zira O her şeyden önce geldiği için O’nun almak arzusunun olmadığı çok açıktır. Ve O’nun alma arzusu hiç olmadığı için bir başkasına zarar vermek için bir sebebi yoktur, bu durum bu kadar basittir.
Bunun yanında, ilk kavramda olup da bizimde aklımıza yattığı gibi, O’nun sahip olduğu tek istek kendi varlıklarına iyilik ihsan etmektir. Ve bu O’nun yaratıp gözlerimizin önüne koyduğu açıkça gözükmektedir. Bu dünyada gereklilikten dolayı iyi ve kötü hisseden varlıklar vardır ve bu his Yaradan’dan gelir. Ve bir kere Yaradan’ın doğasında zarar verme amacı olmadığı açık olduğu zaman anlarız ki yaratılan Yaradan’dan sadece iyilik alır, çünkü O sadece onlara ihsan vermek için yaratmıştır.
Böylece O’nun tek isteğinin iyilik ihsan etmek olduğunu ve O’ndan hiç bir zarar gelemeyeceğini öğreniriz. Bu yüzden O’nu mutlak iyilik olarak tanımlıyoruz. Ve bunu öğrendikten sonra, O’nun rehberliğinde gerçeğe ve O’nun nasıl yaratılanlara iyilik ihsan ettiğine bir bakalım.
O’nun Yol Göstermesi Özel Bir Rehberliktir
Doğanın sistemini gözlemlersek her varlıkların toplam dört formu olduğunu görürüz; hareketsiz – bitkisel – canlı – konuşan, hem genel hem de kendi başlarına özel bir yönlendirme dâhilindedirler, şöyle ki neden ve sonuç ilişkisine dayalı yavaş ve kademeli bir şekilde gelişmektir, ağaç üstündeki meyvenin sonunda tatlı ve iyi gözüken bir meyveye dönüşmesindeki değerli yardım gibi.
Gidip bir Botanikçiye, bir meyvenin görünür bir olgunluğa gelene kadar geçirdiği safhaları sorun. Önceki safhalarının onun sonundaki görüntüsü ve tadıyla ilgili hiçbir kanıt taşımamaktadır. Üstüne üstlük can sıkıcı bir durum olarak son halden tamamen farklı özellikler gösterirler.
Meyve son halinde ne kadar tatlı olursa gelişiminin önceki safhalarında daha acıdır. Bu durum hareketli ve konuşan türler içinde geçerlidir; hayvan için düşünüldüğünde, gelişimi sonunda aklı küçüktür ve gelişimi süresinde çok istekleri yoktur. Ancak insan aklı gelişimi sonunda çok gelişmiştir ve gelişimi süresinde de çok isteklidir. “Bir günlük buzağı öküz olarak adlandırılır”, böyle söylenmesinin nedeni dört ayağının üstünde durabilmesi, yürüyebilmesi ve yolundaki tehlikelerden kaçabilecek zekâda olmasıdır.
Ama bir günlük çocuk hissizmiş gibi yatar. Ve bu dünyanın işleyiş şekline alışkın olmayan bir kişi bu iki yeni doğmuş canlıyı inceleyecek ve erdemliklerini değerlendirecek olsa, yeni doğmuş bebeğin hiç bir şeyi sonuçlandıramayacağını ve buzağının bir kahraman olduğu düşünür.
Dolayısıyla, O’nun yarattığı gerçek üzerindeki yönlendirmesi, özel rehberliği, gelişimin evrelerinin düzenini hesaba katmazsak, aldatılırız ve amacı anlamaktan alıkonuluruz, yaratılan her zaman son şeklinin tam tersindedir.
Bu söylediğimiz - “hiçbir insan tecrübe edenden daha akıllı değildir” konusundaki gibidir. Çünkü sadece tecrübe eden gelişimin her sürecini inceleyebilir. Tamamlanmaya doğru olan yolda kişi olayları sakinleştirebilir ve yaratılışın süreci sırasında devam eden bozuk imajlardan korkmaz ve sadece iyi ve eşsiz sonuca inanır.
Böylece, O’nun dünyamızdaki takdirinin davranışlarını göstermiş olduk ki bu sadece maksatlı bir bakım. Bu iyilik sıfatı yaratılan tamamlanmasını sonuçlandırana ve olgunlaşana kadar anlaşılır değildir. Aksine, algılayanların gözünde tamamen bir bozukluk olarak algılanır. Öyleyse, Yaradan’ın Kendi yarattıkları üzerindeki sadece iyilik ihsan etmesini görüyoruz ama bu iyilik sadece maksatlı bir ilgiyle gelir.
İki Yol: Acının Yolu ve Maneviyat’ın Yolu
Allah’ın sadece mutlak iyilik olduğunu gösterdik ve bizi bütün yardımseverliği ve özel rehberliğinde ufak bir zerre bile kötülük içermeden ile gözettiğini de. Bunun anlamı, O’nun rehberliği bizi, biz iyiliği arzulayacak kadar nitelik sahibi olana kadar sebep ve etki – neden ve sonuçlardan oluşan bir gelişim sürecine mecbur bırakmaktadır. Ve bundan sonra yaratılış amacımızı yaşayabiliriz, tıpkı olgunlaşmış ve güzel gözüken bir meyve gibi. Ayrıca görüyoruz ki amaç hepimiz için temin edilmiş, zira yoksa O’nun ilahi takdirinin amaca yönelik yetersiz olduğu kanaatine vararak hataya düşeriz.
Bilgelerimiz şöyle der: “Aşağıdakilerde ilahiyat, yüksek bir ihtiyaçtır”. Bunun anlamı, O’nun rehberliği bir amaca yönelik olduğudur ve bizi bütünleşmeye, birlikte olmaya yöneltir, bu çok önemli bir ihtiyaçtır. Eğer ki biz bu noktaya gelmezsek O’nun takdirini hatalı olarak görürüz.
Bu çok sevdiği bir oğlu olan yaşlı büyük bir krala benzer. Bu nedenle, oğlunun doğduğu günden beri sadece onun iyiliğini düşünmüştür. Onun için krallıktaki en bilge ve iyi adamların kitaplarını toplayıp oğluna eğitim hazırlamıştır. Ardından en iyi mimarlara oğlu için saraylar yaptırmıştır. Bütün müzisyenleri toplamış ve onun için konser salonları hazırlatmıştır. En iyi aşçıları ve şefleri toplayıp oğluna dünyanın en leziz yiyeceklerini sağlamıştır.
Ve oğlu büyür, olgunlaşır. Ama maalesef ki oğlu aptaldır, eğitim alma arzusu yoktur, kördür ve kalbi sarayların güzelliğini göremez. Üstelik sağırdır, şiirleri ve müziği duymamaktadır. Ayrıca, hastadır ve yalnızca işlenmemiş hamurdan yapılmış ekmek yiyebilmektedir ve bunların hepsi insanı çılgına döndürür.
Ancak, böyle bir şey et ve kandan oluşan bir krala olabilir, her şeye kadir Yaradan için bu mümkün değildir ve böyle bir aldanma olamaz. Bu nedenle, O bizim gelişimimiz için iki yol hazırlamıştır:
İlki Acının Yoludur, yaratılışın kendi idaresi ile gelişmesidir, doğanın yoluyla, sebep ve sonuçla ilişkisiyle zoraki izlenen, farklı bir sürü olayın bizleri yavaş yavaş geliştirmesiyle, ta ki bizler iyiyi kötüden seçebilene kadar ve O’nun arzusunun amacı için yeterli niteliklere sahip olana kadar olan yoldur.
Ve bu yol oldukça uzun ve ızdıraplıdır. Bu nedenle O bize hoş ve yumuşak bir yolda hazırlamıştır. Maneviyat ve Islah’ın Yolu. Bizleri amaç için yeterli niteliklere kısa zamanda ve acısız ulaştıracak bir yol.
Sonuç olarak anlaşılıyor ki bizlerin son ve asıl amacı O’nunla bütünleşebilmek ve O’nun içimizde ikamet etmesi. Bu amaç kesindir ve bundan ayrılmanın bir yolu yoktur. Çünkü O’nun rehberliği bizi her iki yolda da yönlendirir, hem Acının Yolunda hem de Maneviyat’ın yolunda. Ama gerçeğe bakarsak, O’nun bu yönlendirmesi iki yolda da aynı anda gelir ki bizim bilgelerimiz bunlara Dünyanın Yolu ve Maneviyat’ın Yolu derler.
Dinin Özü İçimizdeki Kötülüğü Tanıma Hissini Geliştirmektir
Bilgelerimiz der ki: “Tanrı boğazdan mı yoksa enseden mi keserek öldürülmesi konusuna neden aldırsın? Her şeyden öte, sevap sadece insanları arındırmak amacı ile verildi”. Bu arınma, Matan Tora makalesinde açıkça anlatılıyor. Ama ben burada Maneviyat ve ıslaha ulaşma yoluyla bu gelişimin özünü iyice açıklamak istiyorum.
Aklınızda olsun, bu içimizdeki kötülüğü tanıma ve fark etmedir. Sevap, kişiyi derece derece onları araştırarak ortaya çıkaranı arındırır. Ve arınmanın derecelerini ölçmek aslında içimizdeki kötülüğün derecelerinin farkına varmamızdır.
Her varlığın içinde içindeki kötüyü reddetmek için doğal bir arzu vardır. Ancak iki insan arasında fark birinin diğerine oranla bu kötünün farkındalığıdır. Daha gelişmiş bir insan, içindeki kötüyü daha fazla oranda fark eder ve bu yüzden daha büyük bir oranda onu reddeder ve kendinden uzaklaştırır, bu sırada daha az gelişim göstermiş kişi kötünün daha az bir kısmını fark eder ve bu nedenle sadece daha ufak bir kısmı reddedebilir. Sonuç olarak, onun pisliğini fark etmediği için, içinde kötünün pisliğini bırakmaya devam eder.
Ve okuyucuyu daha fazla yormamak için, iyinin ve kötünün tanımını genel olarak açıklayacağız. Kötü, genel olarak, egoizm/benlik olarak adlandırılan, Yaratan’ın özelliğine zıt olan, kişinin kendisine olan sevgisinden daha fazla bir şey değildir ve Yaradan tam tersine Kendi için hiçbir arzu taşımaz, sadece ihsan eder.
Matan Tora’da söylediğimiz gibi, keyif ve yücelik Yaradan’la form eşitliğinin kapsamı ile ölçülür. Ve acı ile tahammülsüzlük Yaradan’la form farklılığı kapsamı ile ölçülür. Bu yüzden; egoizm Yaradan’ın tam tersi bir form olduğu için tiksindiricidir ve bize acı verir.
Ancak bu tiksindiricilik bütün ruhlara eşit şekilde dağılmamıştır ve farklı ölçülerde verilmiştir. Zalim için, gelişmemiş bir insan egoizmi kötü bir özellik olarak görmez ve bunu açık bir şekilde hiç utanma ve sınırlama göstermeden kullanır. Eğer mümkünse, gün ışığında hırsızlık yapar, cinayet işler. Ancak biraz gelişmiş bir insan egoizminin kötülük olduğunu ölçebilir ve sonunda bunu halk içinde kullanmaya utanır, açık olarak çalmaz, öldürmez. Ama gizlilik içinde suçlarını işlemeye devam eder.
Daha da gelişmiş bir insan egoizminin iğrençliğini derinlerde hisseder ve bu duruma katlanamayacak ve sonunda tamamen onu reddedecek duruma gelinceye kadar bu devam eder, ne kadar çok farkına varırsa diğerlerinin yaptıklarından dahi zevk alamaz. Sonra başkaları için olan sevgi zerreleri ortaya çıkarmaya başlar, bu özgecilik olarak adlandırılır ve bu iyi bir özniteliktir.
Ve bu da insanda kademe kademe gelişir. İlk başta, ailesi ve akrabaları için sevgi ve ihsan etme arzusu gelişir, tıpkı dizede olduğu gibi “kendi etinden olanı görmemezlikten gelme”. Ve daha sonra kişi daha da gelişince ihsan etme niteliği çevresindeki insanları da kapsar, bunlar içinde - yaşadığı şehir ve ülkedir. Son olarak kişi tüm insanlık için sevgi geliştirene kadar bu devam eder.
Bilinçli Gelişme ve Bilinçsiz Gelişme
Aklınızda şunu bulundurun, iki güç bizi sözü edilen merdivenin basamaklarından yukarı itmek için çalışıyor, gökteki en tepesine ulaşana ve amaç olan kendi formumuzu Yaradan’ın formuyla eşit olma noktasına gelene kadar. Ve bu iki güç arasındaki fark, ilkinin Acının / Dünyanın Yolunun bizi arkadan iten yol olmasıdır.
Bu yoldan etik dediğimiz filozofik ahlakı doğmuştur ki bu deneysel bir bilgilenmeye dayanır. Pratik zekânın incelenmesiyle, egoizmin nükleonları sonucunda olan görünür zararların özetidir.
Bu deneyler bize şans eseri gelir, yani bilinçli bir seçimin sonucu değildir. Buna rağmen bizleri amaca ulaştırmaları kesin olmasına rağmen, zira kötülüğün şekli aklımızda iyice belirginleşir ve zararını fark ettikçe kendimizi ondan uzaklaştırarak merdivende daha yüksek bir basamağa tırmanırız.
İkinci yol ise bizi bilinçli olarak iter, bu bizim kendi seçimimizdir. Bu güç bizim önümüzde durur ve bizi ileri doğru çeker. Ve bu Maneviyat’ın ve Sevabın Yolu’dur. Maneviyat ve sevabı Yaradan’a memnuniyet vermek için yapmak kötüyü fark etme hissimizi hızla geliştirir, tıpkı Matan Tora makalesinde gösterdiğimiz gibi. Ve bizler iki kez fayda sağlarız:
A) Arkamızdan itenin hayattaki çileleri için beklemek zorunda kalmayız. Üstelik onların itme gücü yıkım ve çektirdikleri acı ile ölçülür. Aksine, O’nun için samimiyetle çalışırken hissettiğimiz narin yumuşaklıkla, kişisel sevginin zerreciklerinin aşağılığını fark eder ve Yaradan’a ihsan etmenin eşsiz tadını hissetme yolunda bize nasıl engel olduğunu fark ederiz.
B) Zaman kazanırız. O bizi ‘aydınlatmak’ için çalışır, dolayısıyla çabamızı arttırıp zamanı kendi isteğimize göre hızlandırırız.
Din İnsanın İyiliği için Değildir, Çalışanın İyiliği İçindir
Birçok insan hata yapar ve kutsal kitapları Ahlak Sistemi ile karşılaştırır. Ama bu onlara hayatlarında hiç dini tatmadıklarından öyle gelmektedir. Ben onlara söylüyorum: “Tadın ve Yaradan’ın iyi olduğunu görün.” Bu hem dinin hem de ahlakın aynı şeyi amaçlamasındandır – insanı kişisel sevginin pis sığlığından çıkarıp başkaları için olan sevginin zirvesine çıkarmak.
Ama onlar birbirlerinden uzak, tıpkı Yaradan’ın düşüncesi ile insanın düşüncesi arasındaki uzaklık gibi. Zira din Yaradan’ın düşüncelerinden gelir ve ahlak ise etin ve kanın düşünceleri ve hayat tecrübelerindendir. Bu nedenle, aralarındaki fark hem pratikte hem de son amaçta barizdir. İçimizde gelişen iyi ve kötüyü fark etme, ahlakı kullanışımıza göre ölçülür ve başarısı nispeten topluma bağlıdır.
Fakat din ile, iyi ile kötünün farkındalığı içimizde sadece Yaradan’a bağlı gelişir. Bu, Yaradan’ın formuna değişimdir, O’nunla eşit formda olmaktır ve bütünleşmek olarak adlandırılır.
Ve bunlar amaca ilişkin olarak birbirlerinden oldukça uzak mesafededirler. Ahlak, amacında gündelik hayatta olan olaylarda, pratik zekânın incelemesi sonucu toplumun iyiliğiyle ilgilenir. Ama sonuçta, bu amaç doğanın sınırları üzerine yükselmeyi temin etmez, dolayısıyla hala eleştirilebilir, zira kim herhangi bir kişiye, toplumun iyiliği için kendisini belli bir dereceye kadar toplumun kurallarına boyun eğerek küçültmeye, ikna edebilir ki?
Dinsel amaç ise, onu izleyenler için birey olarak iyi bir varlık olmayı vaat eder. Daha öncede gösterdiğimiz gibi, kişi başkalarını sevmeye döndüğünde bütünlük halindedir ve bu Yaradan ile formunun eşitliğidir ve bununla birlikte insan kendi dar, acı ve engel dolu dünyasından geçerek, Yaradan’a ve insanlara ihsan ettiği sonsuz dünyaya girer.
Ayrıca desteğe baktığınızda da oldukça büyük bir fark görürsünüz. Çünkü ahlak insanlar ile desteklenir. Ve ne zaman ki kişi böyle çalışmaya alışırsa, ahlak seviyesinin üzerine yükselemez ve bu toplumda iyi ödüllendirilir.
Ama Yaradan’ın memnuniyeti için Maneviyatı ve sevabı, hiçbir ödül beklentisi olmadan, tam olarak edinmek istediği dereceye kadar uygularsa, ahlakın basamaklarını tırmanır, zira bu yolda kişiye hiçbir ödeme yoktur. Ve biriktirilen her kuruş büyük bir hesaba eklenir. Ve sonuç olarak, kendi hayatının basit ihtiyaçları hariç kişisel hiç bir çıkarı olmadan, ikinci bir doğa olan başkalarına ihsan etme özelliğini edinir.
Şimdi, insan yaradılışın hapsinden özgürlüğüne kavuştuğunu görür. Ne zaman ki kişi kendine almaktan iğrenirse ve ruhu saygı ile fiziksel zevklerden bir parça daha istemez hale gelirse, kendini Allah’ın dünyasında serbestçe dolaşırken bulur. Ve hiçbir zaman bir zarar veya mutsuzluk gelmeyeceğine emindir çünkü kişiye bütün zararlar kendi içindeki alma arzusunun baskısıyla gelir.
Böylece, dinin amacının sadece onu araştırıp, derinlemesine inceleyenler için olduğunu gördük, genel insanların faydası veya kullanması için değil, ancak bütün davranışlarının insanların faydası için olduğunu ve bu davranışlarla ölçüldüğünü. Ama amaç Yaradan ile eşitlik sağlamaktır. Ve şimdi bizler, bu dünyada yaşarken dinin amacını anlayabiliriz. Ayrıca Matan Tora’yı inceleyerek bütünlüğün ve bireyin amacının konusunu daha yakından araştırabiliriz.
Bu satırları okumaya başladığınızda, kimileriniz bilmediğiniz fikirlerle ilk defa karşılaşmanın verdiği zevki tadacak, kimileriniz de daha önce tanıdığınız bilgilerin, bütünleşmiş şekillerine dalarak etraflıca düşünmek gereğini duyacaksınız.
Hayat, Deniz gibi bazen sakin yağ gibi, çoğu zaman da insanları, kopan fırtınaların pençesinde gittikçe yükselen dalgaların içine iterek, yaşam mücadelesinde ihtiyacımız olan huzuru ve mutluluğu kalıcı bir şekilde yakalamamıza engel olurlar. Zaman, zaman tekerrür eden bu gibi istikrarsız durumlardan kurtulabilmek için öncelikle yaşam mücadelesinde kullandığımız araçların yeterli olup olmadığını bilmek mecburiyetindeyiz.
Yaşam mücadelesinde başarılı olabilmek için kullandığımız çeşitli araçlar vardır, bu araçların başında beş duyu adını verdiğimiz doğal fakat beş olarak sınırlanmış bir çerçevenin içinde kalan duyularımızı kullanarak mücadele etmek mecburiyetinde kalıyoruz.
Verdiğimiz yaşam mücadelesinde elde ettiğimiz sonuçları incelerken, arzularımızı istediğimiz şekilde tatmin etmekten uzak kaldığımızı görüyoruz.
Sınırlı bir çerçevenin içinde kalan beş duyularımız, etrafımızı çeviren gerçekleri sınırlı bir şekilde hissetmemize neden olmaktadır.
Beş duyu vasıtasıyla hissettiklerimizi beynimizin içine aktararak orada değerlendirildikten sonra bilgi şeklinde bilincimize yerleşir.
Burada sorun şudur, elde ettiğimiz bilgilere dayanarak çizdiğimiz tablo bize yeterli derecede gerçekleri ve hakikatleri görmemizi sağlıyor mu?
Duyularımızdan biri eksik olursa, göreceğimiz tabloda eksik olan duyumuzla bağlantılı olarak eksik bilgiler olacaktır. Örnek; Koku almak duyusu olmayan bir kimse kendisine takdim edilen çiçeklerin kokularını alamayacak ve bu nedenle bir eksiklik meydana gelecektir. Beşte beş bir tablo yerine, beşte dört bir tablo oluşacaktır.
Diğer taraftan duyularımızı daha keskin bir hale getirirsek, onları geliştirirsek elde ettiğimiz gelişme oranında bize daha çok bilgi verecek göreceğimiz tablo daha anlaşılır ve daha belirtici olacaktır.
Başka duyulara sahip olsaydık, mesela hayvanlarda veya bitkilerde olduğu gibi farklı çalışan duyulara sahip olsaydık o zaman etrafımızı saran dünyayı daha değişik şekilde algılamış olurduk.
Yaradılışın tümünü bütün hakikatleriyle hissetmemiz için hangi duyuların eksikliğini duyduğumuzu belirlemek imkânına sahip olabilir miyiz? Böyle bir imkâna sahip değiliz. Sadece duyularımızla algıladıklarımızı hissedebiliriz. Çünkü bizim dışımızda kalan şeyler duyularımızın da dışında kalmaktadır.
Duyularımızın her birini geliştirmek için mesela daha iyi işitebilmek için, daha uzakları görebilmek için gerekli araçları yaparak onlardan faydalanıyoruz. Bu aşamada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, yaptığımız araçlar duyularımızın kabiliyetini genişletmekten ileri gitmediğidir. Hiç bir şekilde duyularımız dışında kalanları bilmemizi sağlamazlar.
Etrafımızda bilmediğimiz şeyler var mıdır? Etrafımızda hissetmediğimiz fakat var olan şeyler var mı? Etrafımızı saran başka dünyaların varlığı olabilir mi? Bu dünyaların içinde canlı varlıklar var mı?
Biz bütün bunları algılayamıyor ve hissedemiyoruz. Bu dünyalar sanki benliğimizin içinden geçiveriyorlar fakat onları gerçek bir şekilde hissedemiyoruz.
Kabala kelimesini işittiğimiz zaman, binlerce yıldır süregelen bir alışkanlıktan dolayı kabalayı dinin bir uzantısı olduğuna inanmamıza rağmen, kabalanın dinle olan bağlılığı ilahi güç Yaratan'ın varlığını ve gücünü baştan kabul etmiş olmasından ileri gelmektedir.
Kabala'ya göre DİN Nedir? Önce bunu açıklamak gerekir.
DİN Manevi kuralların bize ulaşan uzantılarıdır. Manevi kurallar Evreni Yaratan ve çalıştıran sistemin dayandığı kurallar olarak anlaşılması gerektiğini ifade etmek istiyorum.
Yanlış anlaşılmasın diye şu açıklamayı yapmayı uygun buluyorum.
Kabala sadece Metafizik güçleri ve bu güçlerin uzantılarını araştırmaktadır.
Bu güçlerin dayandığı Yüksek Tümel Zekâ sistemi anlamına gelen ATSMUTO, ufkumuzun ve bizim ulaşabileceğimiz alanların dışında kalmaktadır. Bu nedenle kabala, bilmediğimiz tanımadığımız ve kendisine ulaşamadığımız bir seviyede olan her hangi bir varlık hakkında fikir ileri sürmez ve erişmediği bir varlığa isim takmaz.
Kabala, din ve teolojinin öncesinde hiç bir şart öne sürmeden Yaratan tarafından tüm beşeriyete verilmiştir. Kabalaya göre evren, çok yüce ve güçlü prensip ve kurallara dayanarak işlemektedir. Bu prensiplerin ilke ve kurallarını anlamak, öğrenmek; devamında tatbik etmek suretiyle bizler insan olarak mükemmel bir yaşam seviyesine ulaşabiliriz.
Evrenin Manevi kuralları hayat ve yaşantımızı her gün ve her an etkilemeye devam etmektedir. Kabala bize bu kurallarla uyum içerisinde yaşamayı, her şeyin içinde ve derinliklerinde var olan ÖZÜ tespit etmemiz için gereken bakış açısını görüp öğrenebileceğimiz İlimi bir bilgi kaynağıdır, Bu bilgi kaynağı biz insanların yararlanması için mevcuttur, Kabala, entelektüel bir felsefe sisteminden çok daha üstündedir. Kabala bilgi kaynağı olmakla kalmayıp, dünyamızı ve bizi etkileyen manevi dünya'yı hissetmemizi sağlayacak altıncı bir his geliştirmemizi sağlar.
O Halde kabala nedir?
Kabala kuramı, (Torat A Kabala) Yaratılışın yapısını ve bu nedenle dünyanın ortaya çıkmasının ve biz insanların yaratılan bu dünyanın içinde yer almamızın nedenlerini, bu dünyaya gelmiş insanlar olarak yaşantımız boyunca aşmak mecburiyetinde olduğumuz reenkarnasyon sürecini ve bütün bunların hangi noktada sonuçlanması gerektiğini tayin eden bir İLİMDİR. Bunlar bizden önceki kabalistlerin bizlere aktardıkları bilgilerdir. Onlar dünyanın yaratılışını belli bir sistem aracılığıyla araştırdılar, bu sistemin adı Kabala Kuramıdır.
Kabala sistemi, insanlarda var olan beş duyuya ilaveten çok hassas bir altıncı hissin gelişmesini sağlar. Bize beş duyumuzun dışında kalan hisleri hissetmemizi sağladığı için bu Manevi duyuyu kabala, Perde ve geriye yansıyan ışık olarak açıklamaktadır (Masah ve Or Hozer).
Başından beri hâkimiyetimiz ve bilincimiz altında olmayan şeyleri hissetmemizi sağlayan bu sözünü ettiğimiz perde ve geri yansıyan ışıktır. Her insan bu artı duyuyu geliştirebilecek doğal meziyetlere sahiptir. Bu artı duyuyu geliştirmek suretiyle etrafımızdaki yaratılışı olduğu gibi bütün gerçekleriyle hissedebiliriz.
Kabala, kelime anlamı açısından, Kabala ile uğraşan kişinin yüksek bilinç almak, akıllı ve üstün bir yaratık olan insanın, alınabileceğin en çoğunu almak tutkusunu anlatan bir kelimedir.
Kabala tekniğini kullanarak altıncı hissi elde ederek ve ''Bu Dünya'' Engelini aşarak, dünya ötesi gerçekleri hisseden kişilere ''MEKUBAL'' ''KABALACI'' Diyoruz.
Bnei-Baruch, Kabala öğrenimi veren bir kuruluştur. Bu gün bu kuruluşun başında Rav Michael Laitman bulunmaktadır.
Rav Michael Laitman, Kabala bilgilerini ve Kabalayı inceleyen sistemi hocası, rahmetli Rav Baruh Shalom Ashlag'dan almıştır.
Rav Baruch Shalom Ashlag, 1886 da Polonya'nın Varşova kentinde doğan ve 1954 yılında İsrael'de vefat eden, Rav Yeuda Leyv Ashlag'ın oğludur. Rav Yeuda Leyv Ashlag, son dönemlerin en güçlü kabalacısı olarak, Zohar kitabını Aramca dilinden modern İbranice diline çevirmekle kalmayıp, Zohar'ın içerdiği bilgileri bir bilgi merdiveni şekline getirmiş olup, arzu eden herkesin bu bilgi merdiveninde basamak basamak tırmanma fırsatını sağlayan bir hale getirerek bizlere sunduğu için kendisine Baal HaSulam, Merdivenin sahibi lakabı verilmiştir.
Rav Yehuda Leyv Ashlag, kendisinden önce var olan Ari lakabıyla anılan Rabbi Yitshak Luria ve ondan önce var olan Rabbi Simon Bar Yohay ve her kuşakta var olmuş bütün kabalacıların yolundan giderek bu günlere gelmiş bulunmaktayız. Rav Laitman, rahmetli hocası Rav Baruch Shalom Ashlag anısına, Bney - Baruch kabala öğrenimi veren ve kabaladan faydalanmak isteyen her insan için kapılarını açık tutan bir kuruluştur.
Tarih boyunca Kabalacılar varlığımızın içerikliğini basit araçların yardımıyla araştırmışlardır. Bu araçlar günümüzde yaşayan hepimizin tanıdığı ve taşıdığı araçlardır. Bu araçlar Hislerimiz, Aklımız ve Yüreğimizdir.
Kabalacıların yazdıkları kitaplarda bize, insanın kişisel deneyimlerine dayanarak kendi kendini araştırma tekniğini bize anlatmaktadırlar. Kabalacılar, kendi görüş açılarından (geniş ve kapsamlı bir görüş açısıyla) hazırladıkları bilgi merdivenine tırmanmamızı sağlamak maksadı ile yazılar yazarak bizleri eğitmek için kullandıkları bu sisteme Hohmat A Kabala adını verdiler.
Hohmat A Kabala, bize sadece geleceği göstermekle kalmayıp gelecek üzerinde hâkimiyet kurmamızı imkân haline getirmektedir.
Bu özelliklere sahip başka bir sistem tanımıyoruz.
Var olan diğer sistemler kişiliğimizi de var olan bencilliğimizi azaltmak, daha az yemek, daha az içmek, hareket etmeden bir yerde oturmak, bir tek kelime üzerinde odaklanmak, bazı tapınaklara girip lotus şeklinde nefes almadan oturmak ve etrafa bakmamak vs. Bu sistemlerde insanlar hislerini azaltarak, kendilerini bitkisel seviyeye indirerek ancak bu seviyeye orantılı bir şeyler hissederler.
Buna karşılık kabala her insanın bünyesinde ne varsa hepsini geliştirmesi gerektiğini önermektedir. İnsan kendini ve içinde hissettiği bütün arzuları geliştirerek bu dünyada dolu bir hayat sürmesini önermektedir.
Bununla beraber öyle bir şekilde gelişmeli ki, kendisi ile ilgili her gelişmeyi etkileyebileceği bir şekilde olmalıdır.
Kabalanın en büyük özelliği, bizimle ilgili her şeyi etkileyerek bunların üzerinde hâkimiyet sağlamak ve geleceğimizi yönlendirebilmek imkânını bize vermesinden ileri gelmektedir.
Mesih manevi bir güçtür, kişinin kendi rızasıyla ıslah etmek istediği ve arzuyu Yaratan'ın ihsansal doğasına eşitleyen bir Işıktır. Bizim dünyamızda tüm manevi güçler materyal kıyafete bürünürler.
Örneğin Raşbi, Ari, Baal HaSulam vs. ıslah eden Işığı, manevi bir gücü temsil ederler. Bu bizim dünyamızda bir insan, kabalist, profesör, bir kitap, bir yazar olarak gelebilir. Dolayısıyla Mesih aşama aşama insanoğlu tarafından kabul edilen bir öğretici olur. İnsanoğlunun takip etmesinin nedeni çekilen acılardan bir çıkış yolu olmamasından kaynaklanmaktadır. İnsanlar şimdiki halleriyle Mesih’i bir ışık olarak değil ama insan olarak hayal etme seviyesindeler. Ama bir Kabalist için Mesih ıslah eden manevi ışıktır (A"B-SA"G dünyasının yansıması gibi).
Bizim zamanımızda, dünyamıza manen olgun ruhlar geldiğinden, dini eğitim kişilerin manen gelişmesinde fayda sağlamamaktadır. İnsan niyetini arzusuna eşleştirmek zorundadır. Doğru manevi çalışma kişinin kendisi için olan bencil niyetini özgecil koşula çevirmesine yardımcı olur. Bu ancak bir perdeyle mümkündür (masah) ve kişi perdesi vasıtasıyla kendisine yönelik olan arzusunu Yaratan'a yönlendirebilir.
Bencilliğin düzeltilmesi safhasına "Yaratan'ın kanunlarının uygulanması" denir. İnsanın özellikle arzuları vardır ki bunları kullanarak niyeti değiştirebilsin ve "Yaratan'a yönlendirebilsin." Bu arzular aslında kişiye ait değildir, ancak bir perde sahibi olduktan sonra kişiye ait olabilir.
Bu arzular yenidir; manevi doğaları vardır yani Yaratan'ın varlığından mutluluk duyarlar. Bu arzular perde sahibi olan bir kişi içerisinde bencil olarak büyür. Bu arzulara "Klipot" (Kabuklar) ya da "kirli arzular" denir. Bu safhaya gelen bir kişi dünyevi arzuları olan, zenginlik, ün/itibar, güç isteklerini aşmıştır ve manevi zevkler peşindedir.
613 tane kirli arzu vardır. Bunlar insanın içinde doğar ve ıslah etmesi en kolaydan en zora doğru çeşitleri vardır. Kişi sadece kendi için alma koşuluna (klipa) karşı perde edinirse, o zaman "Yaratan'a yönelik bir niyet" (Keduşa; kutsallık) edinmiş olur. O zaman kişinin ıslah olan bir arzusu manevi bir "ışık" alabilir, Yaratan'ı hissedebilir ve Yaratan'la form eşitliği edinir.
Arzuların ıslahı Yaratan'ın kanunlarını yerine getirmek olarak bilinir. Alınan manevi ışık Yaratan'ın algılanmasıdır ve aslında bu Tora'ya tekabül eder.
Fiziksel olarak yapılan hareketlerin elbette manevi çalışmada yapılanlardakilerden farklı olduğunu görüyoruz. Elbette kişinin manen (içinde/içsel) yaptığı çalışma kişinin fiziksel (dini) vecibelerini yerine getirmesini iptal etmez. Zira maneviyatı edinmiş bir kişi hem bu dünyada hem de manevi dünyada aynı anda yaşar ve her iki koşulu kendi içinde yerine getirebilir.
Dolayısıyla, fiziksel olarak yerine getirilen dini hareketler ve kanunlar manevi dünyada hiç bir etki yapmaz. Bu yüzden şöyle yazar: "bir emri niyetsiz yapmak, ruhsuz bir beden gibidir" - manen ölü. Bir emir manevi tekabül yerine getirilmeden yapılırsa, uygulanmış olarak kabul edilmez. Bir insanın elleri olmayabilir ama hala "manevi ellerine" tekabül eden manevi emirleri yerine getirebilir, yani manevi arzularını.
Ruhumuza beden tabirini kullanırız, "partzuf". 613 parçadan oluşmaktadır, biyolojik bedenimizin nitelikleri gibi. Manevi bedenin 613 parçasının her bir tanesi bir arzuya tekabül eder. Partzuf iki ana bölümden ibarettir yani 2 tür arzu: her hangi bir kısıtlama olmadan ihsan etme arzularına ve kendi zevki için almaya yönelik olmayıp her hangi bir sınırlama olmadan kendisi için alma arzularına.
Kişi karanlıkta olduğunu fark edince, ölü bir dünyada ve telaşla bu durumdan tüm gücüyle ve arzusuyla çıkmak ister ve yeni bir yerde doğar, manevi bir âlemde, tıpkı bir ceninin rahimde gelişme sürecini tamamladıktan sonra annesinin rahminde kalamayacağı gibi.
Ancak gebelik (Mısır da ki kölelik hissi yani egoizmin hapsinde olma hissi) erken doğumla sonuçlanırsa, yani kişi henüz yeterince olgunlaşmamışsa, ihsansal niteliklerle dünyevi bağımsızlığını edinmemişse, bu kişiye hala doğmuş denir.
Bu durumda, kişi gelişimini egostik güçlerle devam ettirmek zorundadır (Amalek ile savaş, kişinin içindeki çatışma, Altın İneğe tapmak denilen hal, Sina dağı adı verilen manevi koşulu hissetmek - Sina kelimesi "nefret" kelimesinden gelir).
Mısır köleliğinden geçmek ve sonunda özgecil gücün etkisi altına gelme ihtiyacı fark edilir, kişi hala ihsansal nitelikler edinmeye hazır değildir.
Kişiye Yukarıdan manevi ihsansal güç verilmesine rağmen, kişi hala bunu üstlenecek kapasitede değildir.
Kişi ıslahını bitirdiği zaman, son dereceye gelir, tüm ıslahının sonuna - "Gimar Tikun."
Bunu takip eden dereceye "Mesih" denir - yani "kefaret" eden denir (borcunu ödeyen ve alan kişi). Kişinin bu dereceden aldığı ışık o kadar güçlüdür ki kişinin doğasını ıslah etmesine yardımcı olur, tabiatıyla doğduğu egoizmini ihsana çevirir ve "taştan kalbi" "canlı kalbe" çevirir.
Bu aşamada kişi Yaratan'la bütünleşmenin hat safhasına gelir ve buna 7. , 8. , 9. ve 10. bin yıllar denir. Baal HaSulam'ın şöyle yazdığı gibi, bu dereceleri bu dünyada yaşarken edinenler var.
Zohar da ki "Rav Çiya'nın gördüğü" ile ilgili bir makalede Raşbi'nin vefatından sonra öğrencisi Rav Çiya neden hocasının son dereceye, Gimar Tikun'a" ulaşamadığını anlayamamıştır.
Bunun cevabı aynı makalede verilmiştir: kişisel ve genel son ıslah vardır. Erdemliler kişisel son ıslahlarına ulaşmalarına rağmen, ancak tüm insanoğlu ruhlarını ıslah ettikten sonra Yaratan'la bütünleşmenin o en yüce derecesi edinilir.